Eski resimlerde ve filmlerde dikkat çekmeyen bazı ayrıntılar artık insanların ilgisini çekmeye başlamıştır. Şarlo filmindeki garip davranışlı kadın haberini daha önce sitemizde yayınlamıştık. Şimdiki haberimiz bir fotoğrafla ilgili.

Kanada’dan yayın yapan Virtual Museum isimli sanal müze sitesinde yayınlanan aşağıdaki resimde sel felaketinden sonra yeniden inşaa edilen South Fork Köprüsünün açılışındaki kalabalığı görülmaktedir.

Resimde köprünün açılışını ilgi ile izleyen vatandaşların arasında genç bir adam hemen dikkat çekmektedir.

Bu adamın taktığı gözlük ve üzerindeki elbiseleri resmin çekildiği 1940 yılında kullanılmayan, modern şeylerdir. Matrixvari gözlüğü, üzeri yazılı tişörtü ve üstündeki süeteri yakın tarihlerin modasını yansıtır.

Fotoğrafdaki adamın zaman yolcusu olduğu iddia edilmektedir. Ancak bu görüşe karşı çıkanlar bu tür gözlükleri Babara Stanwyck’in 1920lerde oynadığı “Double Indemnity” isimli filminde de kullanıldığını, üzerindeki baskılı tişörtün spor takımı forması olabileceğini söylemektedirler. Ancak bu şahsın elindeki portatif fotoğraf makinesinin modern görünüşüne bir açıklama getirememektedirler.

Resimde elinde dijital fotograf makinesi tutan yabancı bir photoshop hilesi midir? Zaman Yolcusu mu? Yoksa üzerinde durulmaya değmez bir ayrıntıdır? Yorumu Saklısite ziyaretçilerine bırakıyoruz

Bazı internet siteleri ve ufo kitaplarına göre en büyük bilimsel ört-bas Dropa halkının 12.000 yıl önce günümüzde Çin ve Tibet sınırında bulunan Baian Kara Ula Dağlarında yaşamış Dropa ve Ham ırklarının yaşadıklarını anlatan disk kayıtlarıdır. İnanılması imkansız bu olay bilimsel bir gerçek midir? İnsanlardan saklanan bir sır mıdır? Yoksa basit bir aldatmaca mıdır? saklı Site olarak bunu araştırdık…

İNANILMAZ KEŞİF
1938 senesinde Çinli Profesör Chi Phu Tei önderliğinde yürütülen arkeolojik keşif gezisinde Baian Kara-Ula Dağındaki mağaralarda bilinmeyen bir ırka ait mezarlar bulunmuştur.

Oldukça kırılgan olan iskeletlerin kafatasları gelişmiş ve vucutlarına göre hayli büyüktü. Önceleri maymunlara ait olduğu düşünülen bu iskeletlerin mezarlarda gömülü olması ekibe ilginç geldi. Mağara duvarlarında güneş, ay ve yıldızlara ait bir çok çizim keşfedildi.

Arkeologlar tozlu zemine saplı çok sayıda taş diski kazarak açığa çıkardılar. Plakları anımsatan dislerin ortasında bir delik ve merkezden kenarlara giden spiral ince çizgiler vardı. Sanki taş diskler günümüz plaklarını veya CDlerini anımsatıyordu.

İşin en korkunç yanı yapılan tetkiklerde diskleri yaşının 10-12 bin yıl olduğunun anlaşılmasıydı. Bilim dünyasını sarsacak bu disklerden 716 adet bulundu. 2 cm kalınlığında ve ortalama 25 santi çapındaki bu disklerin aslında uzaylı bir ırkın tarihi kayıtları olduğu 20 yıllık bir çalışma sonunda 1962 senesinde Dr. Tsum Um Nui tarafında ortaya çıkaılacaktır. Çözülen yazılarda anlatılanlar o kadar sansasyoneldi ki, Pekin Akademisi sonuçları yayınlamaı reddetti ve hatta bu buluş hiç olmamış gibi sessiz kalmayı tercih etti.
DİSKLERİN İÇERİĞİ:
Bu disklerde ne mi yazıyordu:
Taş diskler uzak bir gezegenden gelerek Dünyada mahsur kalan ve kendilerine Dropa adını verdikleri dünya-dışı bir ırkın vakarüsleriydi. Gemiler Baian Kara-Ula dağlarına düşen Dropalı gezginler mağaralar sığınarak buralarda yaşamlarını sürdürmeye başlamışlardı.

Oldukça uysal ve barışçı olan Dropalar yerli Ham kavimleri tarafında yanlış anlaşılarak düşman kabul edilmiş ve Ham insanları Dropaları avlayıp öldürmeye başlayacaklardır. Zamanla Ham kavmi ile Dropa arasında iletişim kurulacak ve bu anlamsız savaş sona erecektir.

Olay Batı basınında ilk olarak 1968 senesinde Sputnik Dergisine bir makale yazan Rus dil uzmanı Dr. Viatcheslav Zaitsev sayesinde duyulacaktır. Taşları inceleme fırsatı bulan Dr. Zaitsev bunların yüksek konsantrasyonda kobart ve ender bulunan bir kısım metaller içerdiğini anlayacaktır. Osilograf testinde taşların salınım ritmi dünyadaki hiç bir nesneye benzemediği tespit edilecektir.

Ayrıca kemikler üzerinde yapılan tetkiklerde dünyada yaşayan hiç bir ırkla akrabalık bağı kurulamamıştır. Daha sonra Daniken ve Kolosimo gibi Antik astronot Teorisyenlerinin savlarına malzeme olacak olan bu keşif unutulup gidecektir. İnternetin yaygınlaşmasıyla yeniden gündeme gelen keşif hakkında Stupnik Dergisindek makale içeriği sakız gibi tekrarlanıp duracaktır.

Ta ki 1974′te, Avusturyalı mühendis Ernst Wegerer’in Xian’daki Banpo Müzesine bu disklerden ikisini getirdiği açıklanana kadar yeni bir bilgi bulunmayacaktır. Wegerer disklerin 4 adet fotoğrafını çekmiştir.Müze yetkilileri diskleri teşhir etmeyi reddetmiş ve gelen araştırmacılara da kaybolduğunu veya tahrip olduğunu söylemişlerdir.

İçinde çok sayıda Türkçe internet sitelerinin bazı yazılarında söylediği gibi bu “tarihin en büyük ört-bas olayı” mıydı. Yoksa farklı bir şeyler mi vardı?

EFSANE BÖYLE BAŞLADI:
1962 senesinde Alman Das Vegetarische Universum (Vejeteryan Kainat) ismli derginde Çin ve Tibet arasındaki bölgede bulunan uzaylılara ait disklerden bahsetmiştir. Makalenin yazarı Reinhardt Wegemann şunları söylüyordu;

“Tibetle Çin sınırları arasından bulunan Baian Kara Ula Dağlarındaki bölgede çok sayıda mağara vardır. 25 yıl önce burada üzerlerinde garip hiyeroglifler yazılı tabletler bulundu. Binlerce yıl önce sert kayadan tabletler üzerine henüz bilinmeyen bir metodla bu yazılar kazınmıştır”

1964 senesinde aynı içerkli yazı bu kez Alman UFO dergisi UFO-Nachrichten’de yayınlanacaktır.Böylece Dropa efsanesi Batı basında meşhur olacaktır. Almanca makale bu kez Rus Dergisi Neman’da yayınlacak ve efsanenin anavatanı 1968′de öğrenecektir! Böylece aynı içerikli yazı sadce ırkın adı Dzopa,Dhzopa, Dzohpa, Dhropa, Dropa şeklinde değiştirilerek yayınlanmaya ve başkaca ülkelerin medyasında da duyulmaya başlanacaktır.

YALANCILAR KADAR ŞÜPHECİLER, İNANANLAR KADAR ARAŞTIRANLAR DA VAR:
Bu haberle ilgili ilk şüpheler 1973 senesinde meşhur “Flying Saucer Review” dergisi direktörü Gordon Creighton tarafından sorgulanmaya başlanacaktır. G. Creighton yaptığı araştırmada 1938 senesinde, öncesinde ve sonrasında Baian Kara Ula Dağlarında keşif yapıldığına dair hiç bir kayıt bulamayacaktır.Ayrıca Prof. Chi Pu Tei isminda hiç bir Çinli profesör olmadığını açığa çıkaracaktır.Tsum Um Nui veya onun raporuna ulaşmaya çalışacaksa da başarılı olamayacaktır.
1979 senesinde Sungod in Exile isimli kitabında David Agamon tarafında yazılan keşfe ilişkin yazı ve resimlerin de birer aldatmaca olduğu Fortean Times isimli meşhur İngiliz dergisi tarafında ortaya çıkarılacaktır.

SAKLISİTE’NİN YORUMU:

Kısacası Dropa Efsanesi tamamen hayal-ürünüdür. Yukarıda anlatılan olayıların olduğuna dair kaynağı belli olmayan bir kaç asparagas dergi makalesi ve ne olduğu belli olmayan bir kaç disk resmi dışında hiç bir ciddi ve bilimsel kayıt bulunmamaktadır. Olayıda bahsi geçen isimlerde sahıslar bulunmamakta, ortada da maddi hiç bir delil bulunmadığı gibi inandırıcılıkta uzak bir şehir efsanesi dışında tek sayfa yazı da yoktur. Olayı açığa çıkaran iki profesör düşünün ki, tek bir bilimsel çalışmada adı geçmeden bu ünvanı kazanmış olsunlar ve hiç bir üniversitede çalışmıyor olsunlar…

Öyküde mantık hataları da çoktur. Örneğin;

Uzay gemisi ile dağa düşen uzaylılar neden koca koca taşları oysunlar. Böylesi ileri bir teknoloji sahibi ırk niye daha kolay bir yol seçmemiştir?

Kendilerine düşman bir dünyaya neden kayıt bıraksınlar?

Bir çok eski medeniyetin yazısı çözülemezken bu yazı nasıl okunabilmiştir. Eski yazıların çözümünde Rosetta Taşı denilen bir metod kullanılır. Bu metodta okunamayan yazı okunabilen yazılarla karşılaştırılır. Uzaylı dilini içeren bu yazılar hangi okunabilmiş dünya-dışı yazılarla karşılaştırılmlştır?

Diskler, kemikler nerededir? Saklandıkları kabul edilse de mağaralar hala yerinde duruyor. Niçin gidilip yeri bulgular aranmamıştır.

Taşlar ortada yokken Rus Dr. Zaitsev nasıl tetkik yapabilmiştir?

Niçin kaynaklarda 23 cmlik Kaşar Peyniri Tekeri çapında olduğu yazılan diskler resimlerde Değirmen Tekeri iriliğindedirler?

İnternette dolaşan Dropalılara ait fotografı 12.000 yıl önce hangi medya fotografçısı çekmişti (Bu doğru ise taşlarda daha önemli bir ört-bas var demektir)

En iyisi Dropaları Gar-dropa kaldırmak ve gerçek bir öykü gibi ballandıra ballandıra anlatmaktan vazgeçmek.

KAYNAK   ; Saklı Site (Kaynak Göstermeden Alıntı Yapmayın. Kaynak göstermeniz halinde çalmamış olacaksınız. Basit bir şekilde siteyi kaynak olarak yazmak “Hırsız” olmaktan iyidir)

Haritacılık ve keşifler tarihinde meşhur bir çok harita vardır. Piri Reis haritası gibi. Bunlardan bir de bizim ilgimizi çekti. 16ncı yüzyılda yaşamış olan İsveçli Din Alimi ve kaşif Olaus Magnus tarafıdan derlenen Carta Marina da bunlardan bir başkasındır. Ve bir çok gizemi barındırır.

Carta Marina yani “Deniz Haritası” isimli harita Batı’da çok bilinen ilginç bir çalışmadır. 16ncı yüzyılda Olaus Magnus (1490-1557) tarafından hazırlanan harita Kuzey Memleketleri hakkında oldukca detaylı bilgiler vermektedir. Harita deniz canavarları ile dekore edilmiştir. Bu canavarların göründüğü yerler haritada tek tek işaretlenerek haritayı kullanacak denizcilere dikkat etmeleri gereken kritik bölgeler hatırlatılmıştır.(Bu yazıyı http://saklisite.wordpress.com dan çaldım)


Kriptozoologlar arasında iyi bilinen haritada örneğin aşağıdaki gibi girdaplar gösterilmiş;

Aysberglerin bulunduğu alanlar hatırlatılmıştır.(Bu yazıyı http://saklisite.wordpress.com dan çaldım)

Pekiyi tehlike (A) olarak gösterilen bu çizimde ne gösterilmekteydi?

Denizciler için ölümcül olduğu belirtilen bu nasıl bir deniz yaratığıydı.

Kaldı ki, bu çizimdeki nesne bir canavardan çok bir gemiye benzemekteydi. Ancak çağındaki hiç bir tasvirde olmayan unsurlar taşıdığı hemen dikkat çekmektedir. Bu bir denizaltı mıdır? Bir korsan gemisi midir? Veya o dönemlerde denizciler tarafındak sıklıkla görülen bir UFO veya daha doğru tabiri ile bir USO (Unidentified Swimming Object-Tanımlanamayan Yüzen Araç) mudur?

(Bu yazıyı http://saklisite.wordpress.com dan çaldım)

(Bu yazı Saklı Site tarafında hazırlanmış olup Alıntı veya Tercüme değildir. Kaynak göstermeden Kullanılmaması Rica ve İhtar Olunur)

Tarih kitaplarının unutulmuş sayfalarında bazen öylesi inanaılmaz olaylar anlatılır ki, tarihçiler bile bunları hayal ürünü kabul ederek göz ardı ederler. Ancak çok ciddi tarihi kayıtlarda anlatılan bu olaylar ya gerçek tarihsel gözlemlerse! Bilinmeyen dünyanın kapılar bazen gerçek Dünya’ya açılmışsa ve böylesi bir durumla karşılaşan tarihi kaydeden kimse ne yapacaktır? 1608 tarihli ve Anonim olan ‘Cenova Günlükleri’ adlı eser böyle bir karşılaşmadan bahseder. Hem de yedi sayfa ayrıntılı olarak olayı anlatır.

“Discours des terribles et espouvantables signes apparus sur la mer de Gennes” isimli Cenova tarihi ile ilgili bir kaynak kitapta unutulmuş bir 3ncü dereceden yakın temas olayından bahsetmektedir.

Kitapda 1608 yılı Ağustos ayında, Marsilya’dan Cenova’ya kadar bir çok kimsenin bir uçan daire filosu gördüğü anlatılmaktadır. Nis kenti üzerinde yüksek hızla seyreden üç adet ışıklı araç kent halkı tarafında heyecanla izlenmiştir. Uçan makineler bir kalenin önünde durmuş, daha sonra deniz seviyesine kadar inmişlerdir. Makinelerin altındaki sular kaynamaya ve kırmızı-pembe renkte buharla çıkarmaya başlamıştır.

Olayı gören çok sayıda tanık, makinelerden birinin içinde geniş kafalı, parlak gözleri olan, üzeri gümüş pullarla kaplı kırmızı elbiseler giyen iki insan benzeri yaratık olduğunu söylemişlerdir. Gene tanık anlatımlarına göre Bu yaratıklar uçan makineye tüplerle bağlıydılar ve bu garip olay uzun süre ile gözlemlenmişti. (Bu yazı saklisite.wordpress.com adresinden çalıntıdır)

Bu olay görenleri öylesine ürkütmüştü ki, kalede bulunan askerler uçan gemileri uzaklaştırmak için yaklaşık 100 el top attıkları halde gemilere hiç bir zarar verememişlerdi.

Meşhur Fransız ufolog ve bilim adamı Jacques Vallee‘nin ‘Wonders In The Sky: Unexplained Aerial Objects From Antiquity To Modern Times – Gökyüzü Harikaları: Antik Zamandan Günümüze Açıklanamayan Göksel Cisimler‘ adlı eserde de olaya biraz farklı değinilmiş, aynı kaynak gösterilerek iki insan şeklinin tıpkı bir uçan yılan gibi deniz üzerinde dolaştığı yazılmaktadır. Figürlerin sadece deniz üzerinde çıkardıkları dalgaları görülmüştür. Bu yaratıklar öylesi korkunç çığlıklar atmışlardır ki, bir kaç tanık korkudan bayılmiştır. Yaklaşık iki hafta sonra aynı olay tekrarlanmıştır.  (Bu yazı saklisite.wordpress.com adresinden çalıntıdır)

Kitapta anlatılan olay, muhtemelen Başka Dünya’dan Gelenlerle yapılan tarihteki ilk çatışma olarak kabul edilebilir.  (Bu yazı saklisite.wordpress.com adresinden çalıntıdır)

KAYNAK : SaklıSite

Mattoon Kasabasının Çılgın Gaz Adamı öyküsünü bir süredir siteye yazmak istiyordum. Türk okuyucunun henüz bilmediği (en azıdan yabancı dili olmayan ve konuya yabancı olanların henüz duymadığı) bu şehir efsanesi ilk kez Loren Coleman gibi bir gizem avcısı tarafında yeniden gündeme getirilmiştir.

31 Ağustos 1944 günü saat 23:00 sularında İllinois Eyaletinin Mattoon kasabasındaki evinde uyanan Bayan Bert Kearney saldırgan Gaz Adamının ilk kurbanı olacaktı.Kadın odasında hoş olmasına rağmen insanı sersemleten keskin bir kokuyu hissederek uyandı. Önce kokunun bahçedeki çiçeklerden geldiğini düşündü. Ancak giderek artan kokunun etkisi ile bacaklarının hissizleştiğini fark etti.Çığlıklar atarak komşularını yardıma çağırdı.

Polise haber vermesinden sonra komşularının da katılımı ile evin etrafı araştırıldı. Herhangi bir şey bulamayan polisin olay yerinden ayrılmasından sonra olayı haber alan Bay Kearney eve geldiği sırada yatak odasının penceresinin altında bir karartı gördü. Bu durumu fark eden gölge hızla uzaklaşmaya başladı. Kearney peşinden kovaladı ise de ona yetişemeyceğini anlayıp takipten vazgeçti.

Bir ara yabancıyı görecek kadar yaklaştığını söyleyen adamesrarengiz varlığı ‘uzau boylu ve kollu, koyu renk elbiseli ve kafasında başını sıkı sıkı tutan şapka bulunan biri’ olarak tanımyacaktır. Böylece olay duyulup yayılmaya başladı. Yaklaşık 11 gün sürecek olan saldırılılar bundan sonra başlayacaktır.

Aslında medyaya intikal eden ilk saldırı haberi 1933 senesinin 22 Aralık gecesi saat 22:00 da gerçekleşmiştir. Bayan Huffmann’da benzeri bir gaz kokusunu evinde duymuş ve şiddetli mide bulantısı hissetmiştir. Bir saat sonra evde aynı olay tekrarlanmamsı üzerine polise haber verildi. Gece yarısında sonra saat 01.00 sularında üçüncü gaz saldırısı ile 7 kişilik ailenin tüm bireyleri ve evde bulunan misafirleri rahatsızlanmaya başlayacaktır. Hepsi baş ağrısı çekmeye  mideleri bulanmaya, yüzleri şişmeye ve baş dönmesi yaşamışlardır. O zamanlarda bu gaz saldırısı ile ilgili araştırma yapan mahalli hekim S. F. Driver bunun kitle histerisinden kaynaklanan bir yanılsama olduğunu rapor edecektir.

Olayın devamında Botetourt County, Virginia eyaletlerinde benzer bir çok olay bildirilmesiyle halk arasında panik  yaşanmaya başlanacaktır. Olayların büyük bir kısmında kurbanların oturma ve yatak odalarına aynı tarife uyan  birileri tarafından gaz kokulu bez parçaları atıldığı bildirilmiştir. Bazı tanıklar yukarıdaki tarife ek olarak  Çılgın Hayalet Anestezistinin elinde tüfek taşıdığını iddia etmişlerdir( Muhtemelen bu cisim bir tüfek değil gaz püşkürtmeye yarayan bir alet olmalıdır). (Bu yazı saklısite’den çalıntıdır)

1944 senesindek ikinci saldırı dalgası sırasında Mattoon sakinlerdin Raef isimli şahıs evinde mide bulantısı ve halsizlikle uayndı. Önce zehirlendiğini düşündü. Hanımı yayan kuzineyi kontrol etmek istediyse de yatağından kalkamadı. Bir süre sonra şahıslar normal hallerine geri döndüler.(Bu yazı saklısite’den çalıntıdır)

Daha sonraki benzer olayların kurbanlarında biri paralize olduğunu hissetmeden önce mavi bi gaz fark ettiğini ve sanki bir aletten atıldığı izlenimini uyandıracak vızzlama sesi duyduğunu söylecektir. Saldırgan o dönemlerde ‘Hayalet Gazcı’,'Saldırgan Anestezist”Deli Gaz Adamı’ gibi isimlerle anılmaya başlanacaktır.

5 Eylül gecesi Beulah Cordes ve kocası eve geldiklerinde veranda önünde garip kokan bir şeye bulaştırılmış bir parça bez bulacaklardır. Merakla kumaşı koklayan kadın fenalaşacaktır. Olay yerine gelen polis ekipleri bez parçasını İllinois Üniversitesine tahlile gönderdiyseler de, incelemede herhangi bir olumsuzluğa rastlanmayacaktır.

Kısaca 1933 yılında ve 1944 yılında yaklaşık iki haftalık dönemler halinde benzer olaylar ülkenin birbirine yakın eyaletlerinde görülecek, ancak uzmanlar tarafından ‘şehir efsanesi’ kitle halisinasyonu gibi yorumlanarak geçiştirilrcektir.(Bu yazı saklısite’den çalıntıdır)

Olayların son bulmasından kırk yıl kadar sonra Loren Coleman ‘Mysterious America – Esrarengiz Amerika’ adlı kitabında kayıtları yeniden bir araya getirecek ve on sene kadar sonra (1993) Jerome Clack tarafında ‘Unexplained! -
Açıklanamadı!’ adlı eserde kayıtlar yeniden değerlendirilecektir.

Bazılarına göre anlatılan olaylar ve kişiler hayalidir ve ortada tam anlamı ile bir ‘Şehir Efsanesi’ vardır. Yukarıda adı geçen bazı yazarlara göre bu saldırılar uzaylı ziyaretçilerin işi olmalı veya hayalet hikayeleridir. Kimileri hükümetin gizli kimyasal deneylerinden bahsediyorlar. Bir yenisi yaşanana kadar o dönem yazılan aşırı abartılı gazete küpürleri dışında elle tutulur hiç bilgi bulunmamaktadır. (SAKI SİTE)

1974 senesinde Romanya’nın Aiud ismli kasabasının 2 km. doğusunda bulunan metal cisim bilim adamlarını şaşırtıyor.

‘Aiud Kaması’ olarak adlandırılan bu metal parça yerin 35 metre altında mamut kemiklerinin bulunduğu bir tabakada ele geçirildiği iddia edilmektedir. Mamutların 33 milyon yıl önce yeryüzünde görülmaya başlandığı ve 11 bin yıl önce
ortadan nesillerini tükenmiş olması bu cismi olağandışı yapmaktadır. Cluj-Napoca Arkeoloji Enstitüsü tarafından
incelenen metalin 12 ayrı elementten oluştuğu ve üzerinin okside olmuş alüminyumla kaplı olduğu rapor edildi.

Alüminyumun üretimi 1808 yıllarına kadar mümkün olmamıştır.Alüminyumun üretemi için ancak yüksek fırınlarde elde edilebilecek ısılar gerekmekte ve laboratuvar ortamında bir takım kimyasal işlemler uygulanmaktadır(saklısite).

Mamut kemikleri ile beraber aynı katmanda bulunan bu kama en az 11 bin yaşında olmalıdır. Araştırmayı yapan bilim adamları cismin bir çekiç başını anımsattığına vurgu yapmaktalar. Bazıları ise bunu bir iniş takımının ayaklarına benzetmekteler. İkinci görüşü savunanlar metalin eski devirleri ziyaret eden bir uzay gemisinden veya zaman makinesinden düştüğü konusunda nerede ise hem fikirler.(saklısite).

 

SAKLI SİTE olarak cismin bir kama, çekiç başına benzese de öyle olamadığına inanmaktayız. Bu parça bir uzay gemisi veya yolcu taşıyan aracın iniş takım ayağı da olamayacak kadar zayıf metallerden yapılmıştır. Ancak dikkatlice resme bakılırsa bunu bir çekiç başı değil tank paleti gibi bir dişli sisteminin bir dişi olduğu anlaşılmaktadır. Eğer buluş gerçekse (-ki sergilenmiyor olması akla iki şeyi getirmektedir; bunlardan biri haberi asparagas olması, diğeri ise cismin klasik tarihleme kalıplarına uymayan milyonlarca cisimden bir olmasıdır) bizim Mars aracı Spirit’in bir benzeri on binlerce yıl önce dünyada geziniyor demektir(saklısite).

 

 

Hile mi Gerçek mi? Bu konu tartışılıyor. NBC 33 kanalında ilk kez yayını yapılan yaratık şu aralar gündemde

Louisiana Eyaletinde yayın yapan NBC 33 kanalı Morgan şehri yakınlarındaki Berwick bölgesinde bir geyi avcısının ‘yaratığa benzer bir canlının’ fotografını çektiğini haber konusu yaptı. İsmi açıklanmayan avcı yaratığın aniden zıplayarak önüne çıktığını ve bu sırada yere düşen kameranın kırıldığını ancak makinenin içindeki SIM karttan görüntüyü alabildiğini açıkladı. Kanal görüntülerin düzmece olmadığını belirtti.

 

 

Görüntüleri inceleyen bazı kimseler basit photoshop hilesi olduğunu iddia ettiler. Bazıları görüntünün 2005 yapımı ‘The Cave’ veya ‘The Descent’ isimli filmlerden kopyalandığını savudular.

Aşağında kanalın haber görüntüsünü seyredebilirsiniz.

]

Rajasthan Times isimli mahalli gazeteye göre Hindistan’ın gözden uzak ormanlık alan olan Madhya Pradesh eyaletinin Hoshangabad bölgesinde şaşırtıcı bir mağara resmi keşfedildi.

Bir grup antropolojist bölgede yaptıkları araştırmalar sırasında tarihöncesine ait mağara resimleri keşfettiler. İçlerinden bir hemen diğerlerinden ayrılmaktaydı. Aşağıdaki mağara resminde tek parça tulum giyen bir varlık ve hemen yanında bir UFO görülmektedir. Üstte bulunan garip cismin ise içinde uçan daireleri çıktığı Ana Gemi olduğu tahmin edilmektedir.

Resmi bizzat gidip yerinde inceleyen mahalli Arkeolog Vesim Han cisimleri ve yaratığın doğal görünümde olmadığını, diğer çizimlerle karşılaştırıldığında farklılık gösterdiğini belirtmiştir. Türkiye’de Dankencilik olarak bilinen ‘Antik Astronotlar Teorisi’ni çağrıştıran ve 2010 şubat ayında keşfedilen mağara resmi daha uzunca bir süre gündemde kalacak gibi.

Buna benzer başlaca bir mağara çizimi Avustralya Kıtasında Kimberleys yakınlarında Regent Nehri vadisinde bulunmuştu. Aslında oldukça sansasyonel olan bu resim bir o kadar da az tanınmaktadır.

Sanatçı kaskının üstünde anteni olan uzaylı astronot, ardında bir UFO çizmekle kalmamış aynı zamanda karşısında hiçte  Avustralyalı olmayan Babilli görünümlü sakallı bir adam ve iki Avrupalı kadında eklemiştir. Resim sanki antik zamanda gerçekleşen bir ‘Kaçırılma Olayını’  anlatmaktadır. Bazı araştırmacılara göre resimdeki yazılar Proto-Türkçedir. Yani nereden baksanız bakın muamma yüklüdür.

1973 yılında yayınlanan Pursuit Dergisinin 6ncı sayısının 69-70 sayfalarında oldukça ilgi çekici bir haber yer  almaktaydı.

 

Derginin haberine göre 1880 senesinde Amerikanın Pensilvanya eyaletinde bulunan Bradford Kasabası yakınlarındaki Sayre höyüğünde birden fazla boynuzlu insan kafası yüzeye çıkarılmıştı. Yapılan testlerde M.Ö. 1200 yıllarında gömüldüğü tespit edilen bu insanların tahmini 2 metre 10 cm boylarında oldukları tespit edildi. Dev vücut ölçüleri ve kafalarının üzerindeki yaklaşık 6-7 cm. uzunluğundaki boynuzlar dışında iskeletler oldukca doğal gözükmekteydi.

Kafatasları o zamanlarda Presbyterian Kilisesi tarih bölümünde Prof. A. B. Skinner ve American Investigating Museum’da çalışan Prof. W.K. Morehead tarafından detaylı olarak incelendi. Massechusetts’dek müzeye gönderilen kafatasları daha sonra buradan çalındığı iddia edilerek hiç bir zaman ortaya çıkarılmadı.

Ve böylece buluş sansasyonel bir şekilde ortadan kaldırıldı. Geriye sadece bir kaç satırlık dergi ve gazete haberi kaldı.

‘Şeytan ırkına ait kafatasları’ hala sır olarak kalmıştır. (SAKLI SİTE)

Kamboçya’da bulunan Angkor Tapınağı antik dünyanın en önemli yapılarından biridir. 8nci yy.dan 14ncü yüzyıla kadar hükümdarlık sürmüş olan Khmer İmparatorluğu zamanda işaa edildiği bilinen tapınak günümüzde en populer turistik merkezlerdendir.

Bu yılın şubat ayı içinde kriptozoologların ilgisini çeken bir kabartmanın resimleri internette yer almaya başladı.

Kabartmada bariz bir biçimde 65 milyon yılönce yaşamış ve dünya sahnesinden çekilmiş Stegosoros (Stegosaur stenops) görülmektedir.

Günümüz gergedanlarını anımsatan bu dinazor çağdaş bilim adamlarına göre hiç bir zaman insanlar tarafından canlı olarak görülmemiştir. Bizler onun varlığını ancak 20nci yüzyılda yapılan paleoantolojik kazılarda çıkan kemiklerin yeniden bir araya getirilmesiyle öğrendik.

Pekiyi durum böyle ise bu kabartmayı yapan sanatcı neyi model olarak kullanmış olabilir?

Bazılarına göre tapınak duvarındaki resim bir gergeden veya su aygırına aittir. Kimileri ise bu oymanın modern bir sahtekarlık ürünü olduğuna inanmaktadır. Turistler çekmek için yeni bir düzenleme olabilir. Belki de bu hayvan yakın tarihe kadar yaşamış da olabilir.

TV kanalı yayının canlı olması sebebiyle kesinlikle bir hile olmadığını açıkladı.

Ağustos 2010 tarihinde Canlı yayında arka planda aniden ortaya çıkan garip yaratığa dair aşağıdaki videoyu izleyin.

Yorum yazmayı unutmayın.

 

 

Charlie Chaplin’in 1928 yapımı ‘The Circus’ (Sirk) adlı filminin DVD’sinde bulunan görüntü görenleri şaşkına çeviriyor. Amerikalı bir ‘sinefil’ George Clark tarafından ortaya çıkarılan görüntüler, “Charlie Chaplin Box Set”in ‘Ekstralar’ bölümünde yer alıyor. Görüntüler, ‘The Circus’ın Hollywood prömiyerinde çekilmiş.

 

Bu kafa karıştıran görüntülerde, yaşlı bir kadın sol elini kulağına dayamış bir şekilde konuşuyor. Önünde yürüyen adam dışında konuşabileceği bir insan yok yaşlı kadının etrafında. Kadının yüz ifadeleri ve hareketleri, günümüzde aşina olduğumuz, yolda yürürken cep telefonuyla konuşan bir insan gibi.

 

ZAMAN YOLCUSU MU?

George Clark, bu görüntüleri 100′den fazla insana gösterdiğini ve hâlâ mantıklı bir açıklama bulamadıklarını söylüyor. Kimileri yaşlı kadının portatif bir radyo dinlediğini söylüyor ama bu konuşuyor olmasıyla çelişen bir durum. Kimileriyse kadının bir “şizofren” olabileceğini söylüyorlar. Kadının kendisini çeken kameradan yüzünü gizlemeye çalışıyor olması da ihtimal dahilinde.

İşin bir diğer boyutu da çoğu kişinin, bu yaşlı kadının bir “zaman yolcusu” olduğuna inanması!

Bir süredir medyada 2012 yılında gerçekleşmesi ihtimali olan bir felaket haberi halka duyurulmaktadır. 21 Aralık 2012 ve devamında 2013 yıllarında meydana geleceği tahmin edilen Güneş Fırtınası Dünyayı dijital medeniyetten uzaklaştıracak mıdır?.. Bunun dışında etkisi ne olacaktır?

Bundan 150 yıl önce, çok güçlü bir güneş fırtınası Avrupa ve Amerika genelindeki tüm telgraf kablolarını kül etti ve tüm gökyüzü elektrik yüklendi. Güneşin son zamanlarda yeniden hareketlenmesi, bilim insanlarına dünyadaki modern çağın sonunu getirebilecek bir felaketin yaşanabileceği endişesi yaşatıyor.

Geçtiğimiz hafta Güneş’te yaşanan patlamalar, Dünya’ya doğru hareket eden elektrik yüklü gaz dalgalarının oluşmasına neden oldu. “Güneş tsunamisi” olarak adlandırılan olayın gerçekleştiği günün ertesinde, BBC “Aurolar” olarak bilinen Kuzey/Güney Işıkları’nın güneye doğru kaymakta olduğunu belirtti. Buradaki önemli nokta ise, Aurolar’ın da yüklü gaz parçacıklarından oluşması. Bu yazı http://saklisite.wordpress.com adresinden alınmıştır..

Son gelişmeler ışığında, Güneş tsunamisi ve Kuzey Işıklarının yer değiştirmesi gibi olaylar Dünya’nın manyetik alanını doğrudan etkileyebilir. Dünya’ya doğru ilerleyen yüklü gaz parçacıkları manyetik alanları bozabileceği gibi, Kuzey Işıklarının manyetik alanı Dünya’nın manyetik alanıyla etkileşerek olumsuz gelişmelere neden olabilir.

Bundan 151 yıl önce yaşanan Büyük Güneş Fırtınası o kadar güçlüydü ki, 24 saat içinde Kuzey Amerika genelinde birçok noktada gökyüzü kırmızı, yeşil ve mor renklerle parlamaya başladı. Madenciler gecenin bir yarısı işe gitmek için uyandı, gazeteler Küba’ya kadar uzanan bir bölgede Kuzey Amerika’da gündüz yaşandığını yazdı.

MANYETİK ALANLARIN ÇARPIŞMASI

Gökyüzündeki bu parlaklığa, Güneş fırtınası parçacıklarının çok büyük bir ölçekte Dünya atmosferinin üst katmanlarıyla çarpışması neden oldu. Bu çarpışma o kadar etkiliydi ki, dünyanın dört bir yanındaki telgraf hatları kullanılmaz hale geldi, hatta kıvılcımlar saçarak yanmaya başladı. Bu yazı http://saklisite.wordpress.com adresinden alınmıştır..

Telgrafçılar, hatalara elektrik gönderen bataryaların kablolarla olan bağlantısı kesmesi de bu durumu engelleyemedi. Aurora’nın neden olduğu elektrik akımı o kadar güçlüydü ki, atmosferden yüklenen hatlar mesaj iletmeye devam etti. Tüm pusulalar saatlerce kuzeyi gösterecek şekilde kilitlendi.

Şüphesiz, 19’uncu yüzyılın ortasındaki insanlık, Güneş fırtınasının etkilerini bugünkü kadar iyi değerlendiremezdi. O yıl Mors alfabesi kullanan telgraf sistemi henüz 15 yıldan beri geçerliydi. Uydudan televizyon yayını, bankamatik, internet, cep telefonları, iPad, büyük elektrik şebekeleri GPS uydu yön bulma sistemi gibi teknolojiler hayal bile edilemezdi.

Ancak 1859 yılında insanlığın telgraf dışında yaygın telekomünikasyon sistemi kullanmaması, Güneş fırtınası felaketinden çok az zararla çıkmasını sağladı. Bugün ise, aynı şeyin yaşanması haline Dünya çok büyük bir bedel ödeyebilir.

YA BAŞIMIZA GELİRSE

Yaşandığı gün dünyadaki tüm telgraf hatlarını yakan bir Güneş fırtınasının benzerinin 2012 veya 2013’te yaşanması, bankacılık, iletişim, sağlık, bilgisayar, ulaşım ve milyarlarca insana elektrik ulaştıran enerji şebekelerinin çökmesine ve dünyanın kaosa sürüklenmesine neden olabilir.

Eskisinden daha şiddetli bir “Güneş parlaması”, günlerce, haftalarca, hatta aylarca sürebilecek bir taş devri dönemi başlatabilir. Bilim insanları, yaşanabilecek bir Güneş fırtınasının bir Güneş lekesinden doğacak patlamanın büyüklüğüne bağlı olduğunu belirtti. Bu yazı http://saklisite.wordpress.com adresinden alınmıştır..

Dünyayı sarsabilecek büyüklükte dev bir Güneş fırtınasının her 250 yılda bir gerçekleşme ihtimali bulunuyor. Ancak bilim insanları, bu tür bir fırtınayı taşıdığı elektrik yükünün Dünya’nın atmosferine çarpmasına birkaç saat kalana kadar fark edemeyeceklerini ifade etti.

Uzmanlar, buna rağmen birkaç yüz uyduyu yanmadan önce güçten kesebilecek vakit bulabileceklerini belirtti. Ancak, elektrik şebekeleri ve bilgisayar ağlarını çok büyük bir risk taşıdığını belirten bilim insanları, elektriğin günlerce kesilebileceğini, bilgisayar sürücüleri ve sunucuların hasar görmemesi için yeraltında yedeklenmesi gerektiğini vurguladı. Aksi takdirde, çarpışan manyetik alanlarının oluşturduğu etkiden hiçbir şey kurtulamayacak. Bu yazı http://saklisite.wordpress.com adresinden alınmıştır..

Kaynak : Milliyet Gazetesi

Bilimadamları, dev yıldız “Betelgeuse”un hızlı şekil değiştirmesinin bir süpernova patlamasının işareti olabileceğini belirtiliyor. Kimi uzmanlara göre eğer patlama olursa evrene güneşinkine yakın ışık yayılabilir.

Rusya Uzay Ajansı “Roskosmos”un internet sitesinde yer alan habere göre, Hawaii’deki Mauna Kea yanardağının zirvesinde bulunan Keck Teleskobu vasıtasıyla ulaşılan verileri değerlendiren bilimadamları, Betelgeuse’nin son 16 yılda kutuplarından basılarak daha önce sahip olduğu yuvarlak şeklini hızla kaybettiğinin gözlendiğini aktardı.

Bilimadamları, dev yıldızda meydana gelen bu değişikliklerin; aylar, hatta haftalar içerisinde Betelgeuse’nin süpernova’ya dönüşeceğinin işareti olabileceğini öne sürüyor.Bazı bilimadamları, meydana gelecek patlamada yayılacak ışığın şiddetinin Ay’ın yansıttığı ışığa eşdeğer olacağını söylerken; kimi bilimadamları ise patlamanın çok daha parlak olacağını iddia ederek, Dünya’nın kısa süreliğine de olsa adeta iki “güneşi” olacağını savunuyor.

Patlamanın Dünya için tehlikeli olmadığını vurgulayan bilimadamları, patlama sonrasında oluşan zararlı parçacık dalgalarının yüzyıllarca sonra Yerküreye ulaşacağını belirtiyor.

‘BEYAZ GECELER’

Süpernova patlamasının 5-6 hafta süreceğini belirten bilimadamları, patlama zamanı yayılan ışık nedeniyle gezegenimizin bazı bölgelerinde, insanların “beyaz geceler”le tanışacağını (kutuplar ve yakınlarındaki aydınlık geceler), bazı bölgelerde ise gündüz aydınlığının 2-3 saat uzayacağını söylüyor.

NEBULA OLACAK


Patlamanın ardından Betelgeuse tamamen sönerek, insanlara bulutsu (Nebula) şeklinde görünecek.

YENGEÇ İKİ YIL PARLAMIŞTI

1054 yılında Çin ve Arap astronomlar tarafından kayıtlara alınan bir süpernova neticesinde oluşan Yengeç Bulutsusu (Crab Nebula), bize uzaklığının 6000 ışık yılı olmasına rağmen haftalarca Venüs’ten daha parlak görünmüş ve yaklaşık iki yıl boyunca da çıplak gözle izlenecek parlaklığa sahip olmuştu.

GÜNEŞİN BİN KATI

Yerküreye 500 ışık yılı uzaklıktaki Orion Takımyıldızı’nda yer alan dev Betelgeuse yıldızı, 4,5 milyar yaşındaki Güneş’e karşılık sadece birkaç milyon yaşında.

Güneş’in 1000 katı büyüklüğünde ve 100 bin katı parlaklığında olan Betelgeuse, Güneş Sistemi’nin merkezinde olsaydı büyüklüğüyle Merkür, Venüs ve Dünya’yı içine alarak Jüpiter’e dek uzanırdı.

Dev yıldızın yüzeyinde saptanan ortalama yüzey sıcaklığı, Güneş’in yüzey sıcaklığından 3 bin derece daha sıcak, 9 bin derece.

Kaynak : Milliyet Gazetesi İnternet Sitesi

İspanya’nın CIA si olan (CNI) Ulusal İstihbarat Teşkilatına göre Uzayda Türkçe’ye benzer bir dil konuşuluyor.

İspanyol Ulusal İstihbarat Merkezi’nin (CNI) 2003′te hazırladığı gizli rapora göre, Güneş sistemine en yakın yıldız sistemi Alpha Centauri’den akıllı varlıklar bulunmakta ve arasıra dünyaya ziyarete gelmekteymişler.

Bizimkine benzer bir Güneşleri olan bu uzaylıların bir de 11.5 ışık yılı uzağımızda Tau Ceti yıldız sisteminde kolonileri varmış. İnsana benzer kadın ve erkek iki cinsten oluşan bu toplum antimadde bombalarına sahipmiş.

Rapordaki diğer şok edici bilgi ise Dünya’ya 4.3 ışık yılı uzaklıkta bulunan sistemde yaşadığı ve insana benzediği öne sürülen uzaylıların konuştuğu dilin Türkçe’ye çok benziyor olmasıymış.

Rapora İspanyolca olarak şu adresten bakılabilir.

Çin’in Anhui eyaletinde bir balıkçı tarafından yakalanan küçük yaratık herkezi korkuttu.

Telegraph Gazetesinin internet sitesi Telegraph.co.uk a göre, Çin’in Anhui şehrinde bir balıkçının ağlarına takılan yaratık kaplumbağa ile dinazor arasında bir görünümündeydi.

Yaratığın 76 santimetre uzunluğunda ve 30 santimetre genişliğinde,  ağırlğı ise 7 kilogram olduğu tespit edildi.

Balıkçı Sun Yongcheng  ‘ağlarda siyah bir şeyin oynadığını fark ettim, ağdan ayırmak isterken bana hamle yaptı. Isırmaya çalışınca korktum. Ağın bir kısmını dişleri ile parçaladı, güçlükle alabildim‘ açıklamasını yaptı.

Yerel yatkililere göre bu yaratık bölgede bilinen bir varlık değildi ve gölün ekolojisisni bozabilecek bir tehdit unsuruydu. Mahalli Su Avcılığı Bürosu yetkililer ise bu yaratığın biriler tarafında kasıtlı olarak buraya bırakılmış olabileciğini  açıkladılar.

Avustralya’daki çöl kasabasının sakinleri, bir anda gökyüzünden balık yağmaya başlayınca şaşkına döndüler

650 kişilik nüfusu olan küçük Lajamanu kasabasının sakinlerinden Christine Balmer, evine doğru yürürken garip bir “yağmur” başladı.
Balmer, yaşadıklarını şöyle anlattı:
“Yüzlerce balık bir anda gökyüzünden yağmaya başladı. Kasabalılar etrafta koşuşup, balıkları toplamaya çalışıyorlardı.”
“Balıklar yere düştüklerinde hâlâ canlıydı. Yani, buraya ‘uçarak’ gelirken de canlıydılar.”
“Avustralya’nın başka bir noktasında yaşayan aileme gökyüzünden balık yağdığını söylediğimde, delirdiğimi sandılar.”
“Ama hayır, delirmedim. Tek söyleyebileceğim yağanların timsah olmadığı için memnun olduğum”

Çöle balık yağdı!
Meteorolojistler olayın muhtemelen bir hortum sebebiyle yaşandığını söylediler. Hortumların nehirlerdeki suyu içindeki canlılarla beraber emip, yüzlerce kilometre uzağa taşıyabildiği biliniyor.
Avustrala Meteoroloji Bürosu’ndan bir yetkili, “Havalandıktan bir süre sonra neredeyse donmuş hale geliyorlar ve ardından serbest kalıp, düşmeye başlıyorlar” dedi.
Lajamanu kasabası Tanami Çölü’nün sınırında yer alıyor.
Kasaba yerlilerinden 48 yaşındaki Les Dillon, 1980′lerin başında da enzer bir olayın yaşandığını söylüyor.

milliyet.com.tr

İsrailli arkeologlar, Kudüs’te 10. yüzyıla ait Arapça yazıt buldu.

İsrailli arkeologların Eski Kent’te bulduğu yazıtın mermer bir levhaya kazınmış olduğu, 910 yılına ait yazıtın İslam’ın ilk yüzyıllarındaki Arapça’nın özelliklerini taşıdığını belirtti.

Yazıtın, Kudüs Üniversitesinden Profesör Moşe Şaron’un ve ekibinin Eski Kent’in Yahudi mahallesinde yaptığı kazılarda bulunduğu kaydedildi.

Kazılarda üzerinde Arapça yazıların bulunduğu gaz lambalarının dışında, sikkeler ve Roma dönemine ait camdan bazı eşyalar da bulundu.

Kaynak : (ntvmsnbc)

Hubble teleskobunun, dünyanın 144 milyon kilometre uzağında görüntülediği bu objenin ne olduğunu bilimadamları açıklayamıyor!

Dünyadan 144 milyon kilometre uzakta tespit edilen P/2010 A2 ismi verilen garip objenin ne olduğu bilimadamları arasında tartışma çıkardı.

Mars ve Jupiter arasında göktaşı kuşağında yol alan kuyruklu yıldıza benzeyen objenin iki göktaşının çarpışmasıyla oluştuğu düşünülürken, Kaliforniya Üniversitesi’nden David Jewitt, “Bu iki göktaşının çarpışmasına dair yakaladığımız ilk görüntüler olabilir” diyor. Kuyruklu yıldıza benzese de, çekirdeğinin kuyruk kısmından ayrılmış görüntüsü sebebiyle Jewitt bunun daha önce gördüğü hiçbirşeye benzemediğini sözlerine ekliyor.

Bilimadamları, bu konu üzerindeki çalışmaların dünyaya çarpma ihtimali olan olası bir göktaşının nasıl yokedileceği konusunda yardımcı olabileceğini söylüyor.

Kimi teorisyenlere göreyse bu obje sadece bir gaz bulutu.

Geçen hafta NASA uzayda bulunan en güçlü kamera olan HiRISE nin gönderdiği fotoğrafları yayıladı. Fotolardan birince Mars’ın kızıl kum tepeleri arasında yükselen gölgelere benzer ağaçlar görülmektedir. NASA aslında bunların Mars baharında erimeden kaynaklanan yüzey aşınmaları olduğunu açıklamaktadır.

NASA’nın HiRISE blogundaki resmi açıklaması aynen şöyle;

There is a vast region of sand dunes at high northern latitudes on Mars. In the winter, a layer of carbon dioxide ice covers the dunes, and in the spring as the sun warms the ice it evaporates. This is a very active process, and sand dislodged from the crests of the dunes cascades down, forming dark streaks… Falling material has kicked up a small cloud of dust. The color of the ice surrounding adjacent streaks of material suggests that dust has settled on the ice at the bottom after similar events.

Tevratta kavimlerin uğradıkları gazaplar için ‘Tanrı’nın Eli Onların Üzerinde Ağır Oldu’ sözü kullanılmaktadır. Nasa Uzayda Tanrı’nın Elin Buldu. Hem de helak olmuş bir yıldızın oluşumunda..

Pulsarlar (Atarcalar) güneşimizden de büyük yıldızların patlamalarından sonra onlardan arta kalan parçaların ortaya çıkardığı göksel oluşumlardır. Bu cisimler kalp gibi attıkları için pulsar (pulsate – kalp atışı) adını almışlardır. Bunlar aynı zamanda kendi eksenlerinde hızla dönmektedirler. Bu dönmeler neticesinde güçlü manyetik alanlar oluşur. Kendi içine çöken yıldızlar öylesi büyük bir yoğunluğa ulaşırlarken ışığı bile bükerler.

Pulsarlar içinde en kendine has özelliği olan PSR B1509-58 isimli atarcadır. Chandra Röntgen Gözlemevi tarafında X ışınları vasıtasıyla alınan yukarıdaki Pulsar görüntüsünde düşük enerjili bölgeler kırmızı, bundan biraz daha yüksek enerjiye sahip bölgeler yeşil ve en yüksek enerjiye sahip bölgeler ise mavi renkte görünmektedir.

Bu Pulsarın ‘Uzaydaki Bir Eli’ hatırlatması sebebiyle NASA tarafında takılan lakabı ‘TANRI’NIN ELİ’ dir.

Fotoğrafta 150 ışık yılı boyunda ve galaksimize 17 bin ışık yılı(17.000×10.trilyon km.) uzaklıktaki göksel oluşum henüz genç bir atarca olarak biliniyor.

İşin en ilginci ise bu görüntü 17.000 yıl öncesine ait. Yani görüntü bize 17 bin yıl geriden geliyor.

http://chandra.harvard.edu/photo/2009/b1509/

Çekilen görüntüler tanımlanamayan uçan nesnelerin varlığına dair uzun zamandan beri beklenen kanıtı sağlayabilir.

Çinli bilim adamlarının, bu yazki güneş tutulması sırasında 40 dakika boyunca bir UFO’nun görüntüsünü çektiği bildirildi.

Nanjing’deki gözlemevinde çalışan bilim adamları, bu kadar uzun süreli bir UFO görüntüsünün, tanımlanamayan uçan nesnelerin varlığına dair uzun zamandan beri beklenen kanıt olması ihtimali üzerinde duruyor.

Güneş tutulması sırasında görüntüleri çeken bilim adamları, görüntülerdeki nesnenin mahiyetiyle ilgili bir yıl sürecek bir araştırma başlattıklarını söyledi.

Daily Mail’deki habere göre, uçan nesneyi gören ve görüntüleyen sadece bilim adamları değildi. 22 Temmuzda Guandong iline bağlı Deqing’de çatıdan güneş tutulmasını izleyen onlarca öğrenci de aynı şeye şahit oldu.

Öğrenciler, UFO’nun renk değiştirdiğini, başlangıçta canlı mavi renkte olduğu halde daha sonra karardığını söyledi.

Geçtiğimiz aylarda gazetelerin internet sayfalarında şöyle bir haber vardı: Prehistorik çağdan bu yana çok az evrimleşen coelacanth türü balığa Endonezya kıyılarında rastlandı.

Japon bilim insanları, yaşayan fosil olarak bilinen ve çok nadir rastlanan ‘coelacanth’ türü balığın fotoğrafını çekmeyi başardı. Kısa süre önce doğduğu sanılan balığa Endonezya’nın Sulawesi Adası kıyılarında 528 metre derinlikte rastlandı.Fukushima Aquamarine araştırma kuruluşunda görevli Masamitsu Iwata, boyu 32 cm civarında olduğu belirlenen genç coelacanth’ın yaklaşık 20 dakika boyunca görüntülendiğini açıkladı. Çekilen görüntülerin balığın yaşam alanı hakkında yeni bilgiler kazandıracağı düşünülüyor.

Neredeyse hiç görülmediği için zaman zaman soyunun tükendiği sanılan balığı önemli kolan özellik, prehistorik çağdan bu yana çok az evrim geçirmiş olması. Daha önce coelacanth’lara ait fosiller bulunmuş, 1938 yılına kadar da soyu tükenen prehistorik bir tür olduğuna inanılmıştı. O yıl Afrika’nın güney kıyılarında canlı bir coelacanth’a rastlanması, bilhassa evrimbilimciler arasında büyük heyecan yaratmıştı.

Haberdeki dejenformasyonlar şunlardı:

1- Bu balık pek de nadir görülen bir hayvan değildi ve varlığı uzun süredir bilinmekteydi.

2- Az evrim geçirdiği şeklindeki açıklama tamamen yalandı, çünkü hiç evrim geçirmediği ve fosil balıklarla aynı morfolojik yapıya sahip olduğu da iyi bilinmek teydi.

3-  ’canlı bir coelacanth’a rastlanması, bilhassa evrimbilimciler arasında büyük heyecan yaratmıştı’ tamamen çarpıtma bir kelimeydi; çünkü bir çok evrim savunucusu bu hayvanın adını bile ağızlarına almak istemezler. Bu balığın varlığı görmezlikten gelmeyi tercih ederler. Haberdeki kelime ‘canlı bir coelacanth’a rastlanması, bilhassa evrimbilimciler arasında büyük tedirginlik ve rahatsızlık yaratmıştı‘ olmalıydı.

İki buçuk futbol sahası büyüklüğündeki Apophis göktaşının Dünya’ya 2036′da çarpma ihtimali 45 binde birden 250 binde bire indi.

Dünya için bir iyi bir de kötü haber. Amerikalı astrofizikçiler, Apophis göktaşının 2036′da Dünya’ya çarpma olasılığının azaldığını belirtirken, aynı göktaşının 2068′de çarpması olasılığının ise arttığını bildirdi.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesinin (NASA) yeni hesaplamalarına ve yayımladığı sonuçlara göre, 2004′te keşfinden bu yana kamouoyunda büyük ilgi toplayan 2,5 futbol sahası büyüklüğündeki Apophis göktaşının 2036′da Dünya’ya çarpması olasılığı iyice azaldı.

NASA’nın California Pasadena’daki Jet Motorları Laboratuvarından Steve Chesley ve Palu Chodas’ın yeni teknikler ve veriler temelinde yaptıkları hesaplamalara göre, 2036′da göktaşının Dünya ile çarpışması olasılığı 45 binde birden, 250 binde bire indi.

Çalışmalarını bugün Porto Riko’da yapılacak Amerikan Astronomi Birliği toplantısında sunacak olan astrofizikçiler, Apophis’in Dünya’ya 2029′da çarpması olasılığını yüzde 2,7 olarak hesaplamış, ancak daha sonraki hesaplamalar o yılda bir çarpışmanın olanak dışı olduğunu göstermişti. Buna karşın, göktaşı 13 Nisan 2029′da Dünya’dan sadece 22 bin 208 km uzaktan geçecek.

Bunun daha önce modern zamanlarda gözlemlenmediği ve bu uzaklığın iletişim ve meteoroloji uydularından biraz daha yakın olduğu belirtiliyor. Apophis’in 2068′de Dünya’ya çarpması olasılığı konusunda henüz bir veri açıklanmadı.

Apophis’in yörüngesiyle ilgili son hesaplamaların büyük bölümü, Hawaii Üniversitesi Astoronomi Enstitüsünden gökbilimci Dave Tholen ve ekibi tarafından yapılan gözlemler ışığında hayata geçirildi.

Ünlü astrobiyoloğa göre Maya takvimine dayandırılan kıyamet senaryoları, 2012 filminin “viral pazarlaması’ndan başka birşey değil!

Maya takvimine göre Dünya’nın 2012’de büyük bir değişikliğe uğrayacağı, büyük ihtimalle göktaşı çarpması sonucu kıyamet yaşanacağı kehanetlerine NASA’da çalışan önemli bir astrofizikçiden yanıt geldi: Saçmalık!

Amerikan Uzay Ajansı NASA’da görevli üst düzey astrobiyologlardan Dr. David Morrison, Maya takvimine dayandırılarak Dünya’nın 2012 sonunda büyük bir kıyametle karşı karşıya kalacağı iddiasının ‘2012 filiminin yapımcılarının teşvik ettiği bir internet dedikodusu’ olduğunu savundu.

NASA’da ‘Astrobiyoloğa Sorun’ adlı çağrı servisini yöneten Dr. Morrison, Maya kehaneti hakkında her gün en az bin e-posta aldığını, bu yoğun ilgi üzerine akıldaki soruları yanıtlayan bir makale yayımlama ihtiyacı hissettiğini söyledi. Makale, Astronomical Society of Pacific derneği bülteninde yer aldı.

Maya takvimine dayanan ve makalede kesin dille yalanlanan kıyamet teorilerinin en popüleri, aslında Sümer medeniyetine mal edilen bir kehanetten yola çıkıyor. Buna göre Nibiru adlı bir meteor ya da gezegen, 2012’de Dünya’ya çarpacak ve insanlığın sonunu getirecek.

Bu kehanet, Maya takviminin de aynı yılın Aralık ayında sona ermesiyle birleşince, kıyamet senaryosu yazmayı sevenler için malzeme oluşturuyor. Başrolünü John Cusack’ın oynadığı ve Kasım’da vizyona girmesi beklenen ‘2012’ adlı kıyamet filmi daha şimdiden korkuları körüklüyor. Amazon.com’da şu anda 2012’de kıyamet olacağını tartışan tam 175 kitap satışta.

NASA GÖKCİSİMLERİNİ GİZLEYEMEZ
Dr. Morrison ise ‘Nibiru’ teorisine gülüyor. Çünkü ona göre her şeyden önce Nibiru diye bir göktaşı olamaz. Zira 2012’de değil Dünya’ya çarpacak, yakınından geçecek bir meteor bile yakınlarda görünmüyor. ‘Gezgin gezegen’ diye bir şey zaten evrende bulunmuyor.

‘Nibiru’ rolündeki bir gök cisminin var ama ‘görünmez’ olduğu iddiasına da Morrison’ın yanıtı ise “saçmalık’. Bunu savunan komplo teorisyenleri bu cismin NASA tarafından bilindiğini ama gök haritalarında çok iyi şekilde gizlendiğini öne sürüyor.

Dünyada çok iyi ekipmanlara sahip onbinlerce amatör astronom olduğunu söyleyen Morrison, Dünya’ya sözde Nibiru kadar yakın olabilecek tüm cisimleri bunların çoktan görmüş olacağını söylüyor. Öte yandan gökyüzünü izleyen tek ulusal uzay ajansının NASA olmadığının da altını çiziyor. Morrison, “Böyle bir cisim yok; Dünya’ya yaklaşan bir cismi hiç kimsenin gizlemesi de mümkün değil.” diyor.

Maya takviminin neden 2012’de sona erdiği sorusuna Morrison’ın yanıtı ise şöyle: “Şüphe yok ki eski uygarlıkların hazırladığı takvimler tarihçiler için çok ilginç araştırma alanlarıdır. Ancak bunların başlangıç ya da bitiş tarihlerini Dünya’nın doğma ya da yokolmasıyla ilişkilendirmek anlamsız. Benim masa takvimim de 2009 sonunda bitiyor ama kalkıp bunu ‘Dünya 2009 sonunda yok olacak’ şeklinde yorumlamıyorum.”

“Daha da önemlisi, eski veya yeni, hiç bir takvim gelecekte belirli bir tarihte gezegenimize birşeyler olacağını bize söyleyemez. Benim takvimimin Aralık 2009’da bitiyor olması bana sadece ‘yılbaşının geldiğini’ söyleyebilir.”

16. yüzyılda yaşamış meşhur kahin Nostradamus’un da kıyamet günü olarak 2012’yi işaret ettiği iddialarına karşı Morrison, “Nostradamus’un hangi kehaneti doğru çıktı ki?” diye soruyor.

HOLLYWOOD BİLİME ZARAR VERDİ!

Dünya’nın 2012’de büyük bir değişim geçireceği kehanetinden üretilen bir başka iddia, Samanyolu’nda gezegenlerin dizilişinde değişim olacağı, bunun da Dünya’nın çekim alanını etkileyerek ekseninde ters yönde dönmeye başlamasına yol açacağı. “İmkansız” diye konuşan Morrison, bunun Dünya’nın oluştuğu zamandan beri bir kere bile olmadığını belirtiyor ve devam ediyor: “Her 400,000 yılda bir yerkürede manyetik kutuplaşma olabiliyor ama bu hem dönüş istikametini değiştirmez hem de bir dahaki sefere en az birkaç bin yıl var. Üstelik yerküreyi imha özelliği de yok”.

Morrison, 2012 kıyamet senaryolarının insanları bu kadar etkilemesinin suçunu Hollywood’a atıyor. Normalde bu denli endişe yaratmayacak bir konuyu Hollywood’ın sofistike bir PR kampanyası ve ‘viral pazarlama’ yoluyla şişirdiğini söyleyen Morrison, internetteki pek çok kıyamet sitesi veya blogunun da film yapımcıları tarafından açıldığına inandığını belirtiyor.

Morrison Hollywood’a olduka sert çıkıyor ve onları ‘kar etmek uğruna evren hakkında fazla bilgisi olmayan genç internet kullanıcısı kesimi etkileyip astronomi ve uzay hakkında korkutmakla’ suçluyor. Morrison’ın son sözü şöyle: “2012 filmi üstünden yaratılan kozmofobi bugüne kadarki en büyük evren asparagaslarından. Ve bu fobinin etkisi maalesef uzun ömürlü olacak”.

Yüzyılın deneyine ilişkin yeni ve en orijinal komplo teorisine göre, Higgs parçacığı “zaman içinde geriye doğru etki ederek kendi üretimini engelliyor”.

İnsanlık tarihinin en önemli deneylerinden biri kabul edilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) ile ilgili ‘komplo’ teorilerine bir yenisi eklendi. İki fizikçi, yazdıkları makalede, çarpıştırma sonucu ortaya çıkması beklenen Higgs parçacığının “zamanda geriye doğru bir etki yaratarak” kendisinin üretimini engellediğini savundu.

Kopenhag’daki Niels Bohr Enstitüsü uzmanı Holger Bech Nielsen ile Kyoto’daki Yukawa Fizik Teorisi Enstitüsü’nden Masao Ninomiya’ya göre, CERN’deki deneyde geçen yıl meydana gelen arızanın da aslında üretilen Higgs parçacığının ‘zaman boyutu içinde geriye doğru bir etki yaratarak kendi üretimini engellemesinden kaynaklandı”.

İki fizikçinin yazdığı makalede, “Higgs parçacığı yaratmak için girişilen deneylerin hep başarısızlıkla sonuçlanacağı, çünkü parçacığın zamanda geriye doğru kendi üretimini engelleyici bir etkisi olacağı savunuldu. Makalede ayrıca milyarlarca dolar harcandıktan sonra iptal edilen ABD’deki Superconducting Supercollider çarpıştırıcısının da aynı nedenle rafa kaldırıldığı iddia edildi.

Dr. Nielsen, Amerikan New York Times gazetesine yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Higgs üreten makinelerin şansı hep kötü olacak gibi görünüyor. Daha da ileri giderek, burada bir “Tanrı modeli” ile karşı karşıya olduğumuzu bile söyleyebiliriz. O kadar ki o “Tanrı-vari davranış” Higgs’i engellemeye çalışıyor”.

UZAY KADAR SOĞUK
Öte yandan geçen yıl arızalandıktan sonra bakım geçiren LHC’deki sekiz dev mıknatısın ‘mutlak sıfır’a kadar soğutma işlemi tamamlandı. Geçen yıl meydana gelen arızadan sonra bakıma alınan LHC’nin sekiz sektörü de Aralık’ta gerçekleştirilmesi beklenen çarpıştırma için gereken -271 santigrad dereceye kadar soğutuldu.

Fransa-İsviçre sınırında yerin altında kurulu olan ve Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu (CERN) tarafından işletilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’yla evrenin başlangıcındaki Büyük Patlama’yı izleyen saniyenin trilyonda biri sürede ortaya çıktığı düşünülen Higgs parçacığı aranacak.

LHC’nin 27km uzunluğundaki dairesel tünelinde zıt yönde gönderilecek olan iki proton ışını, ışık hızına yakın bir hızda birbiriyle çarpıştığında ortaya çıkacak parçacıklar tünelin değişik yerlerindeki sensörlerce izlenerek analiz edilecek. Bu parçacıklar arasında evrenin oluşumundaki Büyük Patlama’da açığa çıkan ve ‘Tanrı Parçacığı’ da denilen Higgs parçacığı da aranacak.

Protonların tünelde yol alışını kontrol eden sekiz ‘süperiletken’ dev mıknatısın bu işi başarması için mutlak sıfır denilen -273.15 santigrad dereceye çok yakın bir sıcaklığa kadar soğutulması gerekiyor. Bu sıcaklık derecesi, uzayın en ücra köşelerinde ölçülenden (-270oC) bile düşük.

Geçtiğimiz yıl yapılması planlanan çarpıştırma deneyi, 19 Eylül 2008’de tüneldeki mıknatıslarda meydana gelen arıza nedeniyle durdurulmuştu. LHC tüneline sıvı helyum sızmasına neden olan arızanın giderilmesi ve mıknatısların tamiri için hızlandırıcının yeniden normal sıcaklıklara kadar ısıtılması gerekti.

İnsanoğlu ‘kıyamet’ senaryosu yazmada, ve tabi bunlara kitleler halinde inanmada, oldukça yetenekli. İşte belli başlı senaryolar.

İSTANBUL – Dünya üzerinde ilk yaşam belirtileri görülmesinden bugüne kadar yedi defa ‘kıyamet’ bekleyip sonradan vazgeçtik! Tarih boyunca gündeme gelen en önemli kıyamet senaryoları şöyle:

1666
Hristiyan dünyası 1666 yılına girerken dehşet ve endişe içindeydi. Çünkü İncil’de 666 rakamı şeytanın rakamıydı ve dünyanın sonunun şeytanın ellerinden geleceğine inanılıyordu . Aslında 1665 yıında ‘Büyük Londra Yangını’nı yaşayanlar bir süre için gerçekten kıyametin geldiğini düşündüler. Uzun süren yangın södürüldü ve hayatta kalanlar yaşamına devam etti.

1910
Halley kuyruklu yıldızı 76 yılda bir dünyanın yakınından geçiyor. Kuyruklu yıldız 1910 yılında özellikle Avrupa ve Amerika’da genel bir panik yaşattı. Oksijen ve maske stokları tükendi. Hepsi kıyamet için hazırlık içindi, fakat Halley sadece güzel bir manzara yaşatıp gökyüzünden kayboldu.

1914
1870 yılında Yahova Şahitleri olarak bilinen grup, cemaatlarinden bir kahinin öngörüsüne göre 1914’te kıyametin kopacağına inanıyordu. Belki de kahinin öngördüğü Birinci Dünya Savaşı’ydı.

1997
Takvimler 1995’i gösterdiğinde keşfedilen Hale-Bopp kuyruklu yıldızı başka bir kıyamet senaryosunun ortaya çıkmasına neden oldu. Şeytana taptığı düşünülen 39 kişilik grup kuyruklu yıldızın Dünya’ya en yakın olduğu 1997 yılında topluca intihar etti. Eylemi California’da gerçekleştiren grubun intihar için tek bir nedeni vardı; kıyamet gününün gelmesi…

5 Mayıs 2000
Kıyamet senaryosu yazanların en çok kullandığı malzemelerden biri gezegenlerin aynı hizaya gelmesi. Bunun volkanların patlamasına ve büyük depremlere neden olacağı düşünüluyordu. Tarihler 5 Mayıs 2000’i gösterdiğindeyse olay astronomları ilgilendiren bir gök olayından öteye geçmedi.

1 Ocak 2000
Dünya gündemini en çok meşgul eden mahşer günü senaryosu ise yeni milenyumun ilk günü insanlığı bekleyen kötü sondu. 1984 yılında yayınlanan bir makaleye göre 2000 yılına girdikten hemen sonra dünya çapında yaşanacak bir bilgisayar hatası tüm insanlığı kaosa sürükleyip dünyanın sonunu getirecekti. Şu anda takvimler 2009 yılını göstermesine rağmen ortada bir ‘kaos’ göze çarpmıyor!

2009
En güncel kıyamet senaryosu ise evrenin sırlarını araştıran CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda oluşacak bir kara deliğin dünyanın sonunu getirmesi. CERN’de deney başladı, arıza verdi, ara verildi, tekrar başladı, Aralık’ta sonuçların alınması bekleniyor. (ntvmsnbc)

Arkeolog iki kardeş, 2 bin 500 yıllık büyük bir buluşa imza attıklarını öne sürdü.

Kambises'in Ordusu Çölde Kayboluyor

Yabancı basın organlarında yer alan haberlere göre, Angelo ve Alfredo Castiglioni, 2 bin 500 yıl önce Batı Mısır çöllerinde yok olduğu iddia edilen Pers Kralı II. Kambises ve 50 bin kişilik ordusunun kalıntılarına ulaştıklarını açıkladı.

Ayrıca yüzlerce bronz silah, bileklik ve sayısız insan kemikleri bulunduğu bildirildi. Bu açıklama, arkeoloji dünyasında büyük bir tartışma başlattı.

Böylelikle Milattan Önce (M.Ö.) 525 senesinde Sahra çölünde yaşanan korkunç toz fırtınasında kaybolan orduyla ilgili efsanenin gerçekliği tartışmaya açılmış oldu.

Bu müthiş buluşa imza atan ekipte yer alan Lecce Üniversitesi öğretim üyesi Dario Del Bufalo, “Dünya tarihinde ilk kez Yunanlı tarihçi Heredot tarafından anlatılan bir olaya ait kanıtlar bulmuş bulunuyoruz” dedi.

Kayıp Pers Ordusu

ARAŞTIRMA 13 YIL ÖNCE BAŞLADI

Dünyanın ilk tarihçisi olarak kabul edilen Heredot, Büyük Kiros’un oğlu Kambises’in, hakimiyetini kabul etmeyen Mısır’ın üzerine 50 bin kişilik ordusu ile harekete geçtiğini yazmıştı.

Heredot’a göre, Kambises ve ordusu, çölde yedi gün ilerledikten sonra bugün araştırmacıların El-Kharga dedikleri vahaya ulaştı ve burayı geçmelerinin ardından ortadan kayboldu.

Castiglioni kardeşler, 20 sene önce de Berenike Panchrysos adındaki antik Mısır kentini keşfederek ün kazanmışlardı. İki arkeolog, Kambises ve ordusunun peşine ise 13 sene önce başladı. (Hürriyet)

Çin’de ormanda bulunduğu ve 16,7 metre uzunluğunda olduğu iddia edilen bir yılan fotoğrafı internette sansasyon yaratırken, yerel yetkililer haber ve fotoğrafın “uydurma” olduğunu belirtti.

17 Metrelik Yılan

Çin Komünist Partisi’nin gazetesi People’s Daily’nin web sitesinde yayınlanan haber ve fotoğrafta, Jiangşi bölgesindeki Guiping kenti dışında yol inşaatı için ormanda temizlik yapan işçilerin iki dev boa yılanı buldukları belirtildi.

Buldozerin kepçe darbesinin toprağı kazarken yılanlardan birini yaraladığını yazan gazete, aynı anda altın renkli ikinci bir yılanın ağzı açık bir halde ortaya çıktığını, buldozer operatörünün korkudan felç olduğunu, diğer işçilerin de canlarını kurtarmak için kaçtıklarını iddia etti.

İşçiler geri döndüğünde yaralı boa yılanının öldüğünü ve diğer yılanın ortadan kaybolduğunu, buldozer operatörünün ise kendinden geçmiş halde bulunduğunu kaydeden Çin gazetesi, operatörün hastaneye kaldırılırken kalp krizi geçirdiğini ve hayatını kaybettiğini yazdı. Gazeteye göre, 16,7 metre uzunluğunda ve 300 kilo ağırlığındaki ölü boa yılanının 140 yaşında olduğu tahmin ediliyor.

Guiping’deki yerel hükümet yetkilileri ise, bölgede boa yılanının yaşamadığını belirterek, haber ve fotoğrafın aldatmaca olduğunu belirtti.

Yine Meksika’dan başka bir yaratık haberi daha. Ama bu kez olay 2005 yılında gerçekleşmiş ve yakın tarihte internette görünmeye başlanmış bir yakın temas. Hem de kamera kaydına alınmış bir karşılaşma...

Espada Başka Boyutla Yakın temas Anı

20 Mart 2005 tarihinde saat 2:00 sularında Meksika’nın Yukatan şehrinde Merida isimli bölgede üç genç top oynamaktadır.

Gençlerden José Alonso Herrera oyunu bırakarak elinde bulunan Sony K500i model cep telefonu ile diğer iki arkadaşını kameraya almaya başlar. Başlarında herşey gayet normaldir. Kamera görüntüsünde iki genç evlerinin önündeki sokak arasında sokak lambaları altında karşılıklı top oynamaktadır.

Sonra David Espada topu kaçırır ve almak için sokak lambanın yanına gider. Alonso 2x zum yaparak David’i çekmeye devam eder. Tam topu alacağı sırada lamba direğinin arkasından bir yaratık belirir ve kolunu uzatarak David’i tutmaya çalışır.

Aniden açık sarı renkteki garip varlığı fark eden David sıçrayarak kaçmaya başlar ve İspanyolca “Orada! Bakın Bana dokundu! Bana dokundu!” diye bağırmaya başlar.

Alonso bu kez 4x zum yaparak çekime devam eder ve direğin arkasında kafasını uzatan garip yaratığı çekmeye başlar. Bir kaç saniye görünen varlık anlaşılamayacak biçimde ortadan kaybolur. David Espada olaydan sonra şok geçirir, geceleri uyumakta zorlanır. Cep telefonu kaydını seyretmek bile istemez. Olanları unutmak taraftarıdır.

Kamera görüntüsünün tamamı aşağıdadır:

Görüntüde çevredeki nesneler oranlanan yaratığın kolunun yaklaşık 1,5 mt. olduğu anlaşılmaktadır. Yaratık sokak lambası direğinin arkasına saklanacak kadar zayıftır.

Ancak olay, UFOları ve uzaylı ziyaretleri ile ünlü Meksika basınında yer alır. Ufo heveslileri ve hayalet avcıları bölgeye gelip inceleme ve gençlerle görüşmeye yapmaya çalışırlar.