Archive for the ‘Antik Gizemler’ Category

Haritacılık ve keşifler tarihinde meşhur bir çok harita vardır. Piri Reis haritası gibi. Bunlardan bir de bizim ilgimizi çekti. 16ncı yüzyılda yaşamış olan İsveçli Din Alimi ve kaşif Olaus Magnus tarafıdan derlenen Carta Marina da bunlardan bir başkasındır. Ve bir çok gizemi barındırır.

Carta Marina yani “Deniz Haritası” isimli harita Batı’da çok bilinen ilginç bir çalışmadır. 16ncı yüzyılda Olaus Magnus (1490-1557) tarafından hazırlanan harita Kuzey Memleketleri hakkında oldukca detaylı bilgiler vermektedir. Harita deniz canavarları ile dekore edilmiştir. Bu canavarların göründüğü yerler haritada tek tek işaretlenerek haritayı kullanacak denizcilere dikkat etmeleri gereken kritik bölgeler hatırlatılmıştır.(Bu yazıyı http://saklisite.wordpress.com dan çaldım)


Kriptozoologlar arasında iyi bilinen haritada örneğin aşağıdaki gibi girdaplar gösterilmiş;

Aysberglerin bulunduğu alanlar hatırlatılmıştır.(Bu yazıyı http://saklisite.wordpress.com dan çaldım)

Pekiyi tehlike (A) olarak gösterilen bu çizimde ne gösterilmekteydi?

Denizciler için ölümcül olduğu belirtilen bu nasıl bir deniz yaratığıydı.

Kaldı ki, bu çizimdeki nesne bir canavardan çok bir gemiye benzemekteydi. Ancak çağındaki hiç bir tasvirde olmayan unsurlar taşıdığı hemen dikkat çekmektedir. Bu bir denizaltı mıdır? Bir korsan gemisi midir? Veya o dönemlerde denizciler tarafındak sıklıkla görülen bir UFO veya daha doğru tabiri ile bir USO (Unidentified Swimming Object-Tanımlanamayan Yüzen Araç) mudur?

(Bu yazıyı http://saklisite.wordpress.com dan çaldım)

(Bu yazı Saklı Site tarafında hazırlanmış olup Alıntı veya Tercüme değildir. Kaynak göstermeden Kullanılmaması Rica ve İhtar Olunur)

1974 senesinde Romanya’nın Aiud ismli kasabasının 2 km. doğusunda bulunan metal cisim bilim adamlarını şaşırtıyor.

‘Aiud Kaması’ olarak adlandırılan bu metal parça yerin 35 metre altında mamut kemiklerinin bulunduğu bir tabakada ele geçirildiği iddia edilmektedir. Mamutların 33 milyon yıl önce yeryüzünde görülmaya başlandığı ve 11 bin yıl önce
ortadan nesillerini tükenmiş olması bu cismi olağandışı yapmaktadır. Cluj-Napoca Arkeoloji Enstitüsü tarafından
incelenen metalin 12 ayrı elementten oluştuğu ve üzerinin okside olmuş alüminyumla kaplı olduğu rapor edildi.

Alüminyumun üretimi 1808 yıllarına kadar mümkün olmamıştır.Alüminyumun üretemi için ancak yüksek fırınlarde elde edilebilecek ısılar gerekmekte ve laboratuvar ortamında bir takım kimyasal işlemler uygulanmaktadır(saklısite).

Mamut kemikleri ile beraber aynı katmanda bulunan bu kama en az 11 bin yaşında olmalıdır. Araştırmayı yapan bilim adamları cismin bir çekiç başını anımsattığına vurgu yapmaktalar. Bazıları ise bunu bir iniş takımının ayaklarına benzetmekteler. İkinci görüşü savunanlar metalin eski devirleri ziyaret eden bir uzay gemisinden veya zaman makinesinden düştüğü konusunda nerede ise hem fikirler.(saklısite).

 

SAKLI SİTE olarak cismin bir kama, çekiç başına benzese de öyle olamadığına inanmaktayız. Bu parça bir uzay gemisi veya yolcu taşıyan aracın iniş takım ayağı da olamayacak kadar zayıf metallerden yapılmıştır. Ancak dikkatlice resme bakılırsa bunu bir çekiç başı değil tank paleti gibi bir dişli sisteminin bir dişi olduğu anlaşılmaktadır. Eğer buluş gerçekse (-ki sergilenmiyor olması akla iki şeyi getirmektedir; bunlardan biri haberi asparagas olması, diğeri ise cismin klasik tarihleme kalıplarına uymayan milyonlarca cisimden bir olmasıdır) bizim Mars aracı Spirit’in bir benzeri on binlerce yıl önce dünyada geziniyor demektir(saklısite).

 

 

Rajasthan Times isimli mahalli gazeteye göre Hindistan’ın gözden uzak ormanlık alan olan Madhya Pradesh eyaletinin Hoshangabad bölgesinde şaşırtıcı bir mağara resmi keşfedildi.

Bir grup antropolojist bölgede yaptıkları araştırmalar sırasında tarihöncesine ait mağara resimleri keşfettiler. İçlerinden bir hemen diğerlerinden ayrılmaktaydı. Aşağıdaki mağara resminde tek parça tulum giyen bir varlık ve hemen yanında bir UFO görülmektedir. Üstte bulunan garip cismin ise içinde uçan daireleri çıktığı Ana Gemi olduğu tahmin edilmektedir.

Resmi bizzat gidip yerinde inceleyen mahalli Arkeolog Vesim Han cisimleri ve yaratığın doğal görünümde olmadığını, diğer çizimlerle karşılaştırıldığında farklılık gösterdiğini belirtmiştir. Türkiye’de Dankencilik olarak bilinen ‘Antik Astronotlar Teorisi’ni çağrıştıran ve 2010 şubat ayında keşfedilen mağara resmi daha uzunca bir süre gündemde kalacak gibi.

Buna benzer başlaca bir mağara çizimi Avustralya Kıtasında Kimberleys yakınlarında Regent Nehri vadisinde bulunmuştu. Aslında oldukça sansasyonel olan bu resim bir o kadar da az tanınmaktadır.

Sanatçı kaskının üstünde anteni olan uzaylı astronot, ardında bir UFO çizmekle kalmamış aynı zamanda karşısında hiçte  Avustralyalı olmayan Babilli görünümlü sakallı bir adam ve iki Avrupalı kadında eklemiştir. Resim sanki antik zamanda gerçekleşen bir ‘Kaçırılma Olayını’  anlatmaktadır. Bazı araştırmacılara göre resimdeki yazılar Proto-Türkçedir. Yani nereden baksanız bakın muamma yüklüdür.

İsrailli arkeologlar, Kudüs’te 10. yüzyıla ait Arapça yazıt buldu.

İsrailli arkeologların Eski Kent’te bulduğu yazıtın mermer bir levhaya kazınmış olduğu, 910 yılına ait yazıtın İslam’ın ilk yüzyıllarındaki Arapça’nın özelliklerini taşıdığını belirtti.

Yazıtın, Kudüs Üniversitesinden Profesör Moşe Şaron’un ve ekibinin Eski Kent’in Yahudi mahallesinde yaptığı kazılarda bulunduğu kaydedildi.

Kazılarda üzerinde Arapça yazıların bulunduğu gaz lambalarının dışında, sikkeler ve Roma dönemine ait camdan bazı eşyalar da bulundu.

Kaynak : (ntvmsnbc)

Arkeolog iki kardeş, 2 bin 500 yıllık büyük bir buluşa imza attıklarını öne sürdü.

Kambises'in Ordusu Çölde Kayboluyor

Yabancı basın organlarında yer alan haberlere göre, Angelo ve Alfredo Castiglioni, 2 bin 500 yıl önce Batı Mısır çöllerinde yok olduğu iddia edilen Pers Kralı II. Kambises ve 50 bin kişilik ordusunun kalıntılarına ulaştıklarını açıkladı.

Ayrıca yüzlerce bronz silah, bileklik ve sayısız insan kemikleri bulunduğu bildirildi. Bu açıklama, arkeoloji dünyasında büyük bir tartışma başlattı.

Böylelikle Milattan Önce (M.Ö.) 525 senesinde Sahra çölünde yaşanan korkunç toz fırtınasında kaybolan orduyla ilgili efsanenin gerçekliği tartışmaya açılmış oldu.

Bu müthiş buluşa imza atan ekipte yer alan Lecce Üniversitesi öğretim üyesi Dario Del Bufalo, “Dünya tarihinde ilk kez Yunanlı tarihçi Heredot tarafından anlatılan bir olaya ait kanıtlar bulmuş bulunuyoruz” dedi.

Kayıp Pers Ordusu

ARAŞTIRMA 13 YIL ÖNCE BAŞLADI

Dünyanın ilk tarihçisi olarak kabul edilen Heredot, Büyük Kiros’un oğlu Kambises’in, hakimiyetini kabul etmeyen Mısır’ın üzerine 50 bin kişilik ordusu ile harekete geçtiğini yazmıştı.

Heredot’a göre, Kambises ve ordusu, çölde yedi gün ilerledikten sonra bugün araştırmacıların El-Kharga dedikleri vahaya ulaştı ve burayı geçmelerinin ardından ortadan kayboldu.

Castiglioni kardeşler, 20 sene önce de Berenike Panchrysos adındaki antik Mısır kentini keşfederek ün kazanmışlardı. İki arkeolog, Kambises ve ordusunun peşine ise 13 sene önce başladı. (Hürriyet)

Ülkemiz bizim “toprak” olarak değer verdiğimizden çok daha değerli bir yerdir. Uğruna can verdiğimiz bu topraklar Batılılar için uğruna can alınacak yerlerdir. Ancak maalesef bizim insanımızın kıt bilgisi bunu pek algılayamaz veya algılamak istemez. Birileri bu topraklarda kendi geçmişini aramaktadır. Hem de kendi medyasında bağıra çağıra, bizimkilerde bir gazetenin iç sayfalarında bir kaç satır olarak…

Evvela Atlantis’den Başlayalım

Bundan yaklaşık 2360 sene öncesinde bizimkilerin Eflatun dedikleri Platon, Timaeus ve Kritias isimli iki eserinde dedesi Solon’un Mısır’a yaptığı bir gezi sırasında Mısırlı Rahiplerden duyduğu batık kıta öyküsünü kendisine atlantığından bahsetmişti. Mısırlı rahipler Solon ve onun nezdinde antik Yunan bilgisi ile alay ederek Atlantis tarihini unuttuklarından ve dünyanın ara sıra kıyametler yaşadığından söz açmışlardır. Kanunkoyucu (yani Senato üyesi) Solon Yunanistana dönünce küçük Platon’a bilgilerini aktarmış o da yıllar sonra bunu eserlerine geçirmişti.

Atlantis

Platona göre Atlantis tam bir cennet ülkesiydi. Etrafındaki ülkeler henüz taş devrini yaşarlarken o nerede ise kendi zamanındaki medeniyet seviyesinde yaşıyordu. Büyük kanallar vasıta ile ülke besleniyor, böylece hem tarım hem de denizcilik üst seviyede yürütülüyor, halk büyük bir refah içinde yaşıyordu. Daha sonra bir gecede büyük bir felaketle Atlantis sular altında kalmıştır. Öykü bu kadardı ancak daha sonra bir kısım hayalperestlerin eklemeleriyle Atlantis Uzay Çağı ülkesine döndü. Ülke lazer tabancaları ile gezinen, altında son model uzay taşıtları bulunan ve kristal kürelerle enerji ihtiyacını fazlasıyla karşılayan bir hayal ülkesine dönüşecektir. İnsanın hayal gücü eklemeler yaptıkça amaçtan da uzaklaşılmaya başlandı. 2360 sene içinde Batık Kıtaya ilişkin yüzbinlerce kitap sayısız makale ve haber yapıldı. Yapılmaya devam ediyor. Amerikada yapılan bir araştırmada sizce bir gazetenin en önemli manşeti ne olabilir sorusuna insanların çoğu “Atlantis Su Yüzüne Çıktı” cevabını vermişlerdir. Yani artık insanların genetik koduna işlenmiş bir Atlantis idesi vardır.

En son İsviçreli Eberhard Zangger isimli bir araştırmacı 1992 senesinde Atlantis ülkesinin aslında Truva’nın altında yatmakta olduğunu ileri sürdü. Almanya Yerbilimleri ve Maden Enstitüsü BGR’nin jeofizikçiler, mineraloglar, madencilik uzmanlarından oluşan araştırmacıları Çanakkale’nin Batısında Paleolitik dönemde yer alan Atlantisin sırrını çözmeye çalışmaktadırlar. “Paleolitik bir bölgenin rekonstruksiyonu” ismini verdikleri projede Klaus Peter Sengpiel başkanlığındaki bilim adamları Atlantis kıtasının sırrını çözmekte oldukça iddialılar. Onlara göre Zangger’in “Atlantis aslında Truva’dır” görüşü efsaneyi en iyi anlatan ve açıklayan teoridir.

Atlantis aslında Batılılar için hayati öneme sahip bir kavramdır. Çünkü kendini Yunan Medeniyetinin devamı olarak gören Batılılar geçen on yıllar içinde Grekler tüm bilgi ve fikirlerini Doğulu ülkelerden aldıklarını ve hatta o çok övülen Yunan zekasının aktarırken bile algılama sıkıntısı içinde işi hurafeye döktükleri ortaya çıkmıştır. Böylece batılılar medeniyeti Doğudan almış olmanın ezikliği içinde çırpınmaya başladıkları bir anda ortaya Atlantis fikri çıktı. En eski medeniyet Atlantis olmalı ve Mısır, Maya, Uygur ve hatta Afrika Medeniyetleri hep onun kırıntılarıyla kurulmuş olmalıydı. Önce Yunanistan cıvarında ardıkları batık kıtanın şimdilerde Ege bölgesinde olduğu savunulmakta… Yani Yunanistan çok uzak olmayan bir noktada.

Ama unutmamak lazım ki Hititlerin ilk ortaya çıkarıldığında büyük bir heyecana kapılan Batı kendi medeniyetini yaslamayı beklediği ve toprağa vurulan her kazma darbesinin manşet haber yapıldığı kazılardan sonra bunun da bir Doğu Toplumu olduğunu öğrenmesi ile Hitit hayranlığının bir anda bitmesi gibi Atlantisde de aynı hüsranla karşılaşması pek muhtemeldir. Atlantis vardıysa ve Batı medeniyetini temsil ediyorsa ne ala…

Son zamanlarda yapılan tüm Atlantis araştırmaları Türkiye ve Kıbrıs üzerine yoğunlaşması rastlantı olmaktan çok öte bir anlam ifade etmektedir.

Adem ve Hava’da Anadolu İnsanıydı

Gerek Hristiyanlık ve gerekse de Yahudilik için Anadolu’daki bir başka önemli kök araştırması en eski insanın varlığı üzerinedir. Tek tanrı dinlerinin tarihinde Adem ile Hava ilk taşı oluşturmaktadırlar. İslami yaklaşımdan farklı olarak bu iki dinde ilk insanın yaşadığı Cennet aslında dünya üzerinde bir çoğrafya parçasıdır. Neresi mi?

Eski Ahitde denilen Tevrat aslında dini bir kitap olmaktan çok bir tarihi kitabı kimliğindedir. Evrenin yaratılması ile başlayan kitap ilk insanlar ve peygamberler tarihiyle başlayarak İsrail tarihine dönüşerek devam eden oldukça uzun ve kendi içinde tutarsız bölümler bulunan derleme bir kitaptır. Bu kitaba göre Tanrı evreni ve dünyayı yarattıktan sonra bir bahçe oluşturur. Eden denilen bu bahçeye Adem ile Havayı yerleştirir. Tevrata göre Cennet-Eden’den dört nehir çıkmaktadır. Dört kolu olan bu nehirlerden ikisi Fırat (Euphrates) ve Dicle’dir (Tigris). Diğer iki nehirin ne olduğu veya neresini gösterdiği tartışmalı olmakla birlikte anlatılan Cennetin Türkiye’de güneydoğuda olduğu tartışmasızdır. Batılı bilim adamları daha öncesinden daha hararetli bir şekilde harıl harıl Cenneti aramaktalar. Güneydoğu Olayları ile bu araştırmalar arasındaki bağ sosyologları ve tarihçilerin ilgi alanında olduğundan o konulara girmiyoruz.

Adem ile Hava

Tufan’da Bu Topraklarda Oldu

Adem ve Hava’nın sekiz göbek neslinin içinde herkesin yakından bildiği Nuh peygamber vardır. Nuh peygamber ikinci adem olarak bilinir. Dini anlatıya göre Nuh’un 600 yıl gibi uzun bir süre devam eden yaşamı içinde insanlar iyice sapıtmışlardır. Artık Tanrı korkusu ortadan kalkmış ve edepsizlik alıp başını yürümüştür. Tam bu sırada Nuh’a bir vahiy gelir ve gemi yapmaya başlar. Bir yandan gemi inşaa ederken bir yandan da insanları uyarmaya çalışır. Ancak yakın çevresinden bile alaycı tepkiler alır. Sonrası herkesce malum…

Hristiyan araştırmacılara göre gemi Ararat yani ağrı dağındadır. Oysa Tevratta Ararat(Ağrı) Dağından değil Ararat Dağlarından (Bölgesinden) bahseder. Bu tanım Ağrı dağı dışında Cudi’yi de çağrıştırmaktadır ki, İslami inanış bu yöndedir. Bölgede yapılan araştırma ve folklörik incelemeler de Cudi dağını göstermektedir. Tevratın tahrif edilmeden öncesindeki yazmalarında Ararat değil Gordi(Cudi) isminin geçtiği de söylenir. Ancak Avrupalı ve Amerikalı bilim adamları Ağrı Dağında ısrarcılardır. Bir dönem Batı destekli terörün Cudi dağında çöreklenmesinin sebebini de strateji uzmanlarına bırakalım…

Arkeolog Fredrick Hiebert, 1994 yılında Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında su altındaki antik uygarlıklara ait kalıntıları incelemek üzere bir araştırma gezisine çıkmıştı. Bu gezide yöre halkı da Karadeniz’in derinliklerinde “bir şeyler” olduğuna dair hikayeler anlatmıştı. Bir kaç yıl süren öncü araştırmalardan sonra, Karadeniz’in oksijensiz derinliklerinde batıkların ve hatta mumyalaşmış insan kalıntılarının olduğuna kanaat getiren Hiebert, asıl araştırmayı başlatmaya hazırlanıyor.

Karadeniz’in dibinde yapılacak çalışmalar Bronz Çağı, Roma ve Bizans dönemleri ve Hıristiyanlığın Rusya’ya yayılmasıyla ilgili önemli ipuçları verecek. 27 Temmuz’da başlayacak olan iki haftalık ekspedisyon 5 milyon dolarlık bütçe ile destekleniyor.

Karadeniz günümüzden 7500 yıl önce, tatlı su iken meydana gelen büyük bir deprem ve artçı sel felaketleriyle tuzlu su doldu. Bunun sonucunda bir çok canlı ölürken kıyı bölgeler de sular altında kaldı. Bazı bilimadamları bu sel felaketinin kutsal kitaplardaki ‘Nuh’un Gemisi’ hikayesi ile bağlantılı olabileceğini savunuyor. Hiebert’in amacı da zaten bu sel felaketinden sonra sulara gömülen Karadeniz uygarlıklarını ve bu felaketin kutsal kitaplarla bağlantısını ortaya çıkarmak.

Ekspedisyon ‘telepresence’ yöntemiyle tüm akademik çevreler tarafından izlenecek. Titanik’in batığını bulan Robert Ballard da University of Rhode Island’da kurduğu Karadeniz Enstitüsü’nden ekspedisyona bağlanacak. Batıklara ulaşıldığında, dalgıçların çekeceği batık görüntüleri ve diğer sualtı ekspedisyonları da webkameralarından internette gösterilecek.

Arkeologlar ve okyanusbilimcilerden oluşan ekip, çalışmalarına antik çağlarda en önemli ticaret limanı ve kültür kenti olan Sinop’tan başlayacak. Bilimadamları Sinop’un antik dönemde Kırım’a zeytinyağı, bal ve demir ihraç ettiğini; karşılığında şarap aldığını belirtiyorlar. O dönemde, demirin havuç inceliğindeki kavanozlara yerleştirilerek ihraç edilmesi dünyadaki ilk paketleme teknolojisi olarak niteleniyor. Bilimadamları Sinop’un Güney Karadeniz’in kuzeye en yakın noktası olduğunun antik çağ denizcileri tarafından da bilindiğini ve bu nedenle Anadolu’nun kuzeyde en işlek limanı olduğunu belirtiyorlar.

Nuh Tufanı

Karadeniz’in derinliklerinde oksijen bulunmadığı için bu noktalarda bulunabilecek herhangi bir batık ya da insan kalıntısı, bilimadamlarına göre “kusursuz” bir durumda olacak. Oksidasyonun yok denecek kadar düşük olması nedeniyle, insan cesetlerinin neredeyse öldükleri günkü görünümlerini muhafaza ettikleri ihtimali herkesi heyecanlandırıyor.

Daha önce bulunan ve Batık D adı verilen gemi, Karadeniz’in oksijensiz sularında o kadar güzel korunmuştu ki, geminin gövdesindeki işlemeler ilk günkü gibi parlıyordu.

Arkeologlar bu deniz kazılarında antik gemi yapımı ve ürünlerin yüklenmesi üzerine de bir çok bilgiye ulaşacaklar. Florida State University’den deniz arkeoloğu Dr. Cheryl Ward bu gemilerde “mürettebatın yolluğu olarak üzüm, mercimek bulunabileceğini aynı zamanda ticareti yapılan ipek ve diğer müceverhata rastlanabileceğini” söyledi.

Arkeologlar Sinop açıklarında yaklaşık 120 metre derinlikte 7500 yıllık bir uygarlığın kalıntılarına ulaşmayı hedefliyorlar. Bilimadamları sözkonusu kalıntıların burnun ucunda bir balıkçı yerleşimi olduğunu ve Karadeniz sularının 7500 yıl önce yükselmesi sonucunda tüm köyün sular altında kaldığını savunuyorlar.

Herkül robotu ilk kez Karadeniz’de kullanılacak.Ballard ve ekibi 2 metre büyüklüğünde ‘Herkül’ adlı bir robot geliştirdiler. Herkül önce sualtına girerek köyün içinde dolaşacak, uzaktan kumanda ile kontrol edilen robot, köyden parçalar toplayarak onları güverteye çıkaracak. Ekspedisyon başkanı Profesör Hiebert, “projenin deniz arkeolojisinde bir çığır açacağını” vurgulayarak “başarılı olmaları durumunda tüm kıyıların deniz ekspedisyonlarına açılacağını” belirtti.

Şimdilik oldukça tartışmalı olmasına karşın, bu ekspedisyon ‘Nuh’un Gemisi’ ile ilgili ipuçları verebilir. Bilimadamları, günümüzden 7500 yıl kadar önce, tüm dünyadaki suların yükselmesi sonucunda Akdeniz’in taştığını ve Marmara’yı aşarak bir göl olan Karadeniz’i doldurduğunu düşünüyor. Deyim yerindeyse bu sel felaketi, suları o derece yükseltti ki, Karadeniz 160 metre kadar yükseldi ve 160 bin kilometre kare kadar alan (Türkiye’nin 5’te biri) sular altında kaldı. Yakın zamana kadar bilimadamları bu selin 9000 yıl önce meydana geldiğini ve uzun bir zaman diliminde gerçekleştiğini düşünüyorlardı. Ancak deniz jeoloğu Walter Pitman ve William Ryan, 1997’de, bu selin 7150 yıl önce ve aniden meydana geldiğini kanıtlayan makalelerini yayımladılar. Bu makale bilim dünyasına bomba gibi düştü ve dikkatleri kutsal kitaplardaki ‘Nuh Tufanı’na çevirdi. Bilimadamları, her ne kadar doğal bir olayın antik metinlerle açıklanmasına ehemmiyet vermeseler ve Nuh’un Karadeniz’de değil Mezopotamya’da yaşadığına dikkat çekseler dahi, 27 Temmuz’da Sinop’tan başlayacak bu ekspedisyona şimdiden ‘Nuh’un Gemisi’ adı takıldı bile.

Babil Kulesi; Bizim Kulemizdir Gitmesek de Görmesek de

Amerikalı araştırmacı Ron Wyatt 1990 senesinden bu yana Babil Kulesinin Türkiye toprakları üzerinde olduğunu iddia etmekte ve Nuh’un gemisi ile birlikte Kuleyi de aramaktadır. Nedir bu kulenin öyküsü?

Tevrata göre Tufandan sonra Nuh’un üç oğlundan oluşan (bunlar aynı zamanda üç ırkın babalarıdır) nesiller zaman içinde öncekiler gibi dinden imandan uzaklaşmaya başlamışlardır. Fırat ve Dicle arasında bir bölgede oldukları anlaşılan bir kısım insanlar daha sonra Nemrut önlerine ve hatta Şinar Vadisine kadar yayılmaya başlarlar. Şinar yüksek dağlar arasında bulunan bir düzlüktür. Yeni nesil arştırmacılar henüz yeri tespit edilemeyen Şinar Vadisinin Doğu Anadolu Dağlarının Güney Doğu’ya doğru sona erdiği bir yerde olduğu konusunda kendilerinden oldukça eminler. Böylece Nuh’un üçüncü kuşak nesilleri Tanrıya ulaşmak amacıyla büyükçe bir kule yapmaya karar veriler. Kullanılan malzeme kerpiç, kireç ve zift olacaktır. Tam Anadolu halkına göre.. Ancak Allah kendi işine karışmasına kızarak kulesi yıkar ve insanları cezalandırır; bir daha bir araya gelmemeleri böyle bir girişimde bulunmamaları için değişik ırklara ve dillere ayırıp dünya üzerine yayar. Bugünlerde Birleşmiş Milletler ve Tek avrupa fikrine karşı çıkan bazı tutucu çevreler hep Babil Kulesinden dem vurmaktadırlar..

Babil Kulesi

Babil kulesini Türkiye’de araştıran Wyatt ilginç bir tespitte bulunmaktadır: “Herşey Türkiye’de başladı, insanlık burada yeniden doğdu. Dillerin Tanrı tarafından karıştırılmasından sonra ortaya çıkan çeşitli milletlerin kalıntıları hala bu ülkede görülebilir” .

Bir başka araştırmacı olan İngiliz arkeolog Michael Sanders Babil kulesinin yeri konusunda farklı bir nokta göstermektedir. Eski incil metinlerini dikkatlice inceleyen Sanders, “Targum Jonathan” isimli Aramicede yazılmış bir metinde Babil Kulesinin Roma döneminde Pontus Bölgesinde olduğunu okumuştur. Bahsi geçen bölge Güneydoğu değil Karadeniz bölgesidir. Aramice Hz. İsa’nın kendi döneminde konuştuğu dildir. Sanders iddiasına NASA’nın uzaydan çekmiş olduğu Karadeniz bölgesine ait fotoğrafları kanıt olarak göstermektedir. Ancak işin ilginç yanı Babil kulesinin tam yerini o da bilememektedir. Bu bölgede kazılar yapmak üzere çalışmalarda bulunan tek kişi Sandersz değildir. Titanik gemisinin yerini saptayarak şöhrete ulaşan Robert Ballard’da Babil Kulesini Türkiye’de arayanlar arasında önemli isimlerden biridir.

İbrahim Peygamber de Türkiye’li Miydi?

Babil’den dünyaya dağılanlar arasında İbrahim peygamber ve karısı Sara da vardı. İbrahim Peygamberin gerek musevilik ve gerekse İslam için önemini anlatmanın her halde bir anlamı olmayacaktır. İbrahim peygamber bütün peygamberler içinde en çok adı geçenlerdendir. O sadece bir peygamber değil aynı zamanda bir toplumun babasıdır. Tek tanrı dini onun ile belli bir forma sokulmuştur. Kurban adeti onun döneminde vahyolunmuştur. Sünnet de onun zamanında “ilk şart” olarak kabul edilmiştir.

Hz. İbrahim Filistin’e göç edene kadar Harran’da ikamet etmiştir. Harran ve peygamberler diyarı Urfa tek tanrı dinlerinin en önemli ikinci mekanıdır. Dünyanın bilinen ilk üniversitesinin Harran’da olması da bir rastlantı değildir.

Ancak Urfa ilinin doğusunda bulunan iki şehir vardır ki, bunlar çok önemlidir: Sumatar ve Şuayıpşehri. Eski Ahide göre Mısır’dan kaçan ibrahim ailesi ile birlikte Midian’a gelir. Midian bugünkü Sumatar ve Şuayıpşehri’ni kapsayan bir alandır. Sumatar kuyuları ile ünlü bir kentti ki, o dönemde bunun değerini anlatmak bizim için imkansızdır. Bölgenin rahibi olan Şuayip (İncillerde Jethro ismi ile geçer) bu kentte oturmaktaydı. Tevrata göre kızlarını hergün koyunlarını ve hayvanlarını sulatmaları için Şuayipşehrindan Sumatar’a gönderirdi. 8 kilometrelik bu mesafe hergün en az bir kez geçilirdi.

Sumatara gelen kızlara bir gün su verilmez. bunun üzerine orada bulunan hz. Musa kızlara yardımcı olarak su almalarını temin eder. Suayip bu durumdan pek memnun kalır ve Musa’nın yanında 7 yıl çobanlık yapması karşılığında onu kızlarından biri ile evlendireceği sözünü verir. İncillerde Midian olarak geçen bu kavim Kur’anda Medyen olarak bilinir. Pekiyi bu yerin ne önemi vardır?

Eğer Suayipşehri ve Sumatar’ın tam yerleri tespit edilebilirse, Musa’ya On Emrin geldiği ve tablete geçirildiği yerlerde kolayca tespit edilebilicektir.

Devamı da Var

İş bunlarla bitmiyor. Urfa’da kutsal kefeni ve Mandylon’u (İsa’nın suratının şeklinin çıktığı mendil büyüklüğünde olduğu zannedilen ve bizdeki mendil kelimesinin kökeni olan bez portre) arayanlar mı, Gizli Bilgelik Okulunu arayan Gurdjieff ve Ouspenski gibi büyük okült ustatları mı, Gnostik toplumlara ulaşmaya çalışan hacılar mı dersiniz daha saymakla bitmez..

Anadolu üzerinde Meryem Ananın mezarından Yedi uyurlar mağarasına kadar, Zulkarneyn settinden Nuh’un Gemisine kadar bir çok mistik ve dini değeri arayan binlerce yabancı gezinmektedir. Hem de başka hiçbir ülkede bulamayacakları bir rahatlık ve konforla…

Bu topraklar sadece kil, kum ve humustan oluşmuyor. Burada İnsanlığın Anıları var. Aslında bize ait olanı tıpkı Truva’da olduğu gibi bilinçsizce yabancılara bırakmayalım.

(Lütfen bu yazıyı http://saklisite.wordpress.com adresi kaynak gösterilmeden kullanılamayınız)

400 yıllık mezardan yüzyıllık yüzük biçimindeki İsviçre saatini bulan çinli arkeologlar şaşkınlık içinde kaldılar.

Taşlaşmış İsviçre Saati

Küçük saat Şangsi kasabasında belgesel yapan iki gazeteci ve bir arkeolog tarafından ortaya çıkalımıştır.

“Tabutun etrafındaki kumu temizlemeye çalıştığımız sırada aniden yere küçük bir cisim düşerek metalik bir ses çıkardı” diyor müzeci Jiang Yanyu. “Cismi alıp incelediğimizde bir yüzük olduğunu anladık. Ancak üzerindeki kumu temizleyip daha yakından incelediğimizde ise bunun bir saat olduğunu hayretle gördük.”

Saat 10:06 da durmuştu. Haberi duyuran People’s Daily Gazetesi arkasında “Swiss”(İsviçre) yazısı kolayca okunmaktaydı diye yazıyor.

Mahalli uzmanlar Ming Hanedanlığı dönemine ait olan mezarın 400 yıl önce yapıldığını ve o tarihten sonra da kimse tarafından açılmadığını iddia etmekteler. Pekin’den gelecek olan arkeogların mezarda kazı yaparak saatin sırrını çözmeleri bekleniliyor.

Küçük Saatin Yandan Görünüşü

Bu haberin tamamen bir düzmece olduğunu söyleyenler var. Ancak çok ciddi basın organlarında habere ilişkin resimler yayınlanmakta.

Pekiyi haber doğru ise 400 yıldır açılmayan antik Çin mezarında 100 yıllık saatin ne işi var. Daha da önemlisi buraya nasıl geldi. Yoksa birileri zaman içinde yolculuk yaparken saatini mi düşürdü. Kimbilir?!!

Aşağıda mezardan çıkan saatini benzerlerine ait resimler bulunmaktadır:

Küçük Yüzük-Saat Reklamı

Venedikteki Vampir Mezarı

Venedik’te toprak altından çıkarılan bir mezarın kendi dönemindeki kayıtlara göre “vampire” ait olduğu ortaya çıkarıldı.

İtalyan Floransa Üniversitesi öğretim üyelerinden Matteo Borrini Venedik’teki Lazzaretto Nuovo Adasında yaptığı kazılar sırasında Ortaçağ dönemine ait veda kurbanlarının bulunduğu bir mezarlıkta ağzında küçük bir tuğla ile gömülmüş bir kadına ait iskeleti buldu.

Kadının öldüğü tarihlerde Vampirlerin kan içmekten çok, ölen insanların kefenlerini çiğneyerek veba salgına sebep olduklarına dair inanışlar vardı. Borrini mezarı kazanların vampir olmasından şüphelendikleri cesetlerin ağızlarına tuğla koyarak buna engel olduklarına inandıklarını söylemektedir.

Vampirler hakkındaki bu inanışın sebebi cesedin taşınması sırasında ağzından kan geliyor olmasından kaynaklanabileceği düşünülmekte. Borrini bulduklarını Denver’daki Amerikan Adli Tıp Akademisi seminerinde açıklamıştır. Öylece ilk vampir vakası da adli olarak incelenmiştir. Ceset 1576’daki Venedik Salgınınıda ölen diğer kurbanların mezarlarından ayrılarak incelemeye alınmıştır.

Kansas’daki Wichita Eyalet Üniversitesinden Peer Moore-Jansen Polonya’da benzeri mezarların bulunduğunu söylerek Borrini’nin ilk vampir mezarını bulduğunu açıklamasının komik olduğunu söylemiştir.

Borrini bu vakıanın “vampirlere karşı yapılan ilk şeytan çıkarma eylemi” olduğunu söylemekteydi.

Melkisedek

Zaman içinde yolculuk mümkün müdür? Gerçekten böyle bir imkan varsa bunun metodunu bilip kullanan zaman yolcuları var mıdır? Pekiyi ya tarih kitapları bunlardan bahsediyorsa? Din kitaplarında bir kısım mucizelerin sebebi bu tür yolculuklarsa? Buna en yakın aday Hanok-Hızır-Melkisedek midir?

Melkisedek Eski Ahit olarak bilinen Yahudi Tevratının en esrarengiz kişiliklerinden biridir. Yaratılış bölümünün 17-20 ayetlerinden Kral Melkisedek’ten bahsedilir:

İbrahim Kedorlaomer’le onu destekleyen kralları bozguna uğratıp dönünce, Sodom Kralı onu karşılamak için Kral Vadisi olan Şave Vadisi’ne gitti. Yüce Tanrı’nın kâhini olan Salem Kralı Melkisedek ekmek ve şarap getirdi. İbrahim’i kutsayıp şöyle dedi: “Yeri göğü yaratan yüce Tanrı İbrahim’i kutsasın. Düşmanlarını onun eline teslim eden yüce Tanrı’ya övgüler olsun.”
Bunun üzerine İbrahim her şeyin ondalığını Melkisedek’e verdi.

Melkisedek ile ilgili ikinci bir ayette Zebur 110:4 de geçmektedir: Rab and içti, kararından dönmez: “Melkisedek düzeni uyarınca sonsuza dek kâhinsin sen!” dedi.

Melkisedek kelimesinin iki anlamı vardır. Melek ibranice de Kral anlamında kullanılır. Arapça’daki Malik gibi. “Tzedek” ise “doğru(luk)” anlamındadır. Yani Melkisedek “Doğruluk Kralı” demektir. Tevratta Melkisedek “Salem Kralı” ve “El Elyon Rahibi” olarak da geçmektedir. Salem isimli kent tüm aramalara rahmen henüz bulunabilmiş değildir. Bazılarına göre burada bahsedilen Yerusalem yani Kudüs’tür. El Elyon ise “yüce Tanrı” olarak tercüme edilebilir. Yani bahsi geçen İbrani Tanrısı’nın rahibidir.

İbrahim ve Melkisedek Karşılaşması
Levi soyundan gelen İbrahim Tevrat’a göre savaştan sonra Melkisedek tarafından kutsanır. İbrahim’de buna karşılık bu Krala onda bir hak(öşür) verecektir. Kutsayanın Kutsanandan üstün olduğu açıktır. O halde Melkisedek İbrahim’den daha üstün bir konumda ve Melkisedek rahipliği Tanrı katında Levilerden daha önde olduğu anlaşılmalıdır. O halde Melkisedek’in Peygamber ile Tanrı arasında bir yerde yer aldığı düşünülmektedir.

Savaştan dönen İbrahim’e Salem Kralı Melkisedek ekmek ve şarap ikram eder. Ekmek ve şarabın Hıristiyanlar arasındaki anlamı açıktır. Ekmek İsa’nın eti ve şarap onun kanıdır. Salem diye bir kent de yoksa, kastedilen Kudüs Krallığı ise Melkisedek bir kısım Hıristiyan düşünür ve alimlerine göre İsa’dan başkası olamazdı.

Jacques Bergier ” Les Maîtres Secrets du Temps – Zamanın Gizli Sahipleri ” isimli kitabında Melkisedek ile Enoş peygamberi bir tutarak Melkisedek Rahipliğini zaman içinde yolculuk yapma yetisi bulunan gizli bir cemiyet olarak görmektedir. Ünlü yazar ve gazeteci Artuh Machen’in The Great Return – Büyük Dönüş kitabından bahseden Bergier Llantrisant Kasabasında geçtiği iddia edilen gizli bir ayinden ve devamında inanılmaz mucizelerden bahseder.

1917 yılında gerçekleştiği iddia edilen Llantrisant Kasaba Kilisesindeki törene kasabaya yabancı kişiler gelerek katılmış ve Kutsal Kase (Graal) töreninde kimsenin bilmediği kutsal antik Yunan dilinden dualar okunmuştur. Kilise kubbesindeki gül şeklindeki bezeme parlamaya başlamış, onun parıltısı civarda bulunan askeri birliklerin de dikkatini çekmiştir. Gece yarısı meydana gelen bu olaydan sonra elli kilometrelik bir alanda bir çok hasta mucizevi olarak iyileşmiştir. Yazar Arthur Machen kitabında bunlardan biri olan Olwen’in öyküsünü ballandıra ballandıra anlatır. Bergier öyküye biraz şüpheci bakmaktadır. Ancak ona göre bu olayın olmamış olması Melkisedek’in tarihsel bir kişilik olmadığı anlamına gelmez. Nasıl İsa’ya atfedilen bir kısım mucizeler aldatmaca olması İsa’nın tarihsel rolünü zedelemeyecekse bu olay da böyledir. Ona göre aldatmaca olsa bile Melkisedek inancını gösterir bir belgedir.

Melkisedek rahipliği Levi rahipliği ile karşılaştırılmaktadır. Leviler aslında büyücü-rahiplerdir ve demek ki, Melkisedek Rahipliği bu alanda Levilerden üstündür. Cadı öykülerinde adı geçen ünlü Salem Kasabasına bu adın verilmesi boşuna değildir. Bu ad ile kasabadak Cadıların diğerlerinden üstün bir konumda oldukları kastedilmek istenmiştir.

Melkisedek bize zaman içinde yol alan ve sonsuza kadar yaşayacak bir kraldan ve onun icraatlarından bahseden bir öyküdür. Aslında hiç de İslami olmayan Hızır Peygaber olayını çağrıştırır. Bazılarına göre Melkisedek tarihte hep yaşayan bir kişiliktir. Bir kısım okultiste göre ise bu bir kraldan çok zaman yolculuğu yapmayı bilen ve kendisine saklayan gizli bir kardeşlik cemiyetinden başka bir şey değildir. Bu fikri savunanlar dolaylı yollardan Gül-Haç yapılanmasından dem vurmaktadırlar. Jacques Bergier gibilerine göre Michael Scot, Leonardo da Vinci, Roger Boskovich, Saint Germain Kontu ve hatta ölümsüz çin imparator Fo-Hi bu yapılanma ve inanç sisteminin üyeleridir.

Özbekistan'da Bir Mağaradaki Dergi Sayfası???

30 yıl kadar önce dünya-dışı ziyaretçiler tartışması Batı’da Daniken ile gündeme gelmiştir. Aradan geçen süreye rağmen teorinin hala sıcaklığını korumakta olduğunu görüyoruz.

1970li yıllarda Erich Von Daniken’in ” Chariots of the Gods? – Tanrıların Arabaları” adıyla ülkemizde de olay yaratan kitabı oldukça popülerdi. Bir çok kimse tarafından kabul gören yazarın teorisine göre İnsanlık en eski çağlarından beri kozmik ziyaretlerle karşılaştı. Uzaylıların bu ziyaretleri insanlığın efsane ve geleneklerinde korunmuştur. Daniken’e göre bu ilk ziyaretler tarihöncesi çağlarda başlamış ve insanlığın gelişiminde önemli bir etken olmuştur. Bu görüşe göre şimdilerde kaybolmuş bir ırkını öyküleri sayısız antik öyküde anlatılmaktadır. Lemurya, Atlantis ve Nazca tüm bu antik temasların sonucuna dair anlatılar içerir. Daniken’in bu önermelerinden sonra benzeri sayısız kitap ve makale yazılmaya başlanmıştır. Böylece Antik Çağ astronotlarına dair ayrı bir edebiyat ve kurgu dalı ortaya çıkmıştır.

Daniken 14 Nisan 1935 yılında İsviçre’nin Zofingen kasabasında doğdu. Öğrencilik yıllarında antik kutsal yazmalardaki öykülerle büyülendi. Ancak meşhur kitabını İsveç’teki çalıştığı bir otelde yazabildi. Otel müşterilerine yazdığı kitaptan bahsettiğinden hepsinin ilgisini uyandırması doğru yolda olduğu kanısını uyandırdı. Kitabına ” Gelecekten Anılar ” ismini koyduysa da yayıncısı bu ismi beğenmedi ve Tanrıların Arabaları olarak düzeltti. Kitap prehistorik çağlarda dünyaya gelen uzaylı zekaların insanlık medeniyetini kurduğunu iddia etmekteydi. Kaynak olarak eskinin anlatılarını, tarihi yapımları ve efsaneleri kullanmaktaydı. Folklorik bu alt yapı kitabın ilginç iddiasına ayrı bir egzotizm katıyordu. Ancak Daniken teorilerine dayanak yaptığı kanıtlarını gelişigüzel çok incelemeden seçip kontrolsüz bir biçimde sunuyordu. Üniversite çevresinden gelmemiş olması ona bu hakkı veriyordu.

Kendisine sorulduğunda ‘ben bir şeyler iddia etmiyorum, sadece sorular soruyorum’ diyordu.

Kitabında Ahit Sandığını dev bir elektrik kondansatörü olduğunu kanıtlamaya çalışıyor, Nazca düzlüğündeki ancak yukarıdan görülebilen devasa çizimleri kozmik ziyaretlerin gerçekleştiği hava limanları olarak anlatıyordu. Daniken’in mağara Özbekistan’da mağara duvarına çizildiğini iddia ettiği Uzaylı-Tanrı resimlerinin daha sonra yakın tarihte bir Fransız derginin benzer konuda yazdığı makalenin illistrasyonu olduğu açığa çıkıyordu. Bir yandan Velikovsky’nin teorisini savunuyor diğer yandan Venüs gezegeninin eski insanlar tarafından tanındığını iddia ediyordu. Konuya ilgi artıkça ve enformasyon çoğaldıkça kendisi de sonraki kitaplarında geri adımlar atıyor, bazen yanıldığını ikrar ediyordu.

Aslında ona ait olduğu iddia edilen teori ilk olarak 1950-60 lı yıllarda Ruslar tarafından tartışılmış, kendinden önce bir çok batılı okültist yazar tarafından ileri sürülmüştü. Raymond W. Drake’ın beş kitaplık Gods and Specemen? serisi bu kitaplar içinde en çok okuyucu bulandı. Pauwels ve Bergier’in ” Büyücülerin Sabahı ” ( Bu kitap Türkiye’de Evrenin Sahipleri ve Almanya’da 3000 yılına Doğru ismi ile yayınlanmıştır) isimli yapıtından hiç bahsetmeyen Daniken tüm dayanaklarını bu kitaptaki teorilerden alıyordu.

Daha sonraları, aynı konuda benzer veya tamamlayıcı başka çalışmalar da yapıldı. Bunlardan bir Alan Alford isimli yazarın çalışmalarıydı ki, önce uzaylıların dünyaya medeniyet getirdiğini iddia eden yazar, daha sonra aynı materyalleri kullanarak eski çağlarda göksel bir felaket yaşandığını medeniyetlerin bundan etkilendiği söylemeye başlamıştır. Daha sonra teorisindeki delikleri fark ederek, gene aynı kaynakları baz alıp bu kez aslında böyle bir göksel afetin hiç bir zaman olmadığını insanın kendi benliğinde var olan korkuları ile bunun yarattığını ve medeniyetini buna göre biçimlendirdiğini ileri sürmeye başladı. Yazar durmadan çark ediyordu.

1994 yılında ” The Orion Mystery ” (Türkçe Tanrıların Evi Orion’da adı ile yayınlanmıştır) adlı ortak çalışmalarında Robert Bauval ve Adrian Gilbert Eski Mısır medeniyeti ve halkının Orion (Avcı) Takımyıldızından gelen ziyaretçilerden ortaya çıktıklarını savunmuşlardır. Gilbert ve Bauval takdir edilecek bir buluş yapmışlardır. Üç büyük piramit Orion Takımyıldızının kemer kısmını oluşturan üç yıldız ile aynı konumda ve oranlı uzaklıkta olduklarını fark etmişlerdir ki, bu fikir Mısır bilimcileri tarafından da kabul görmüştür. Orion teorisi ziyaretçilerin Orion Takım yıldızından geldiğini ve Avcı takım yıldızının bu yüzden tüm insanlığın ortak ilgisini çektiğini iddia etmekteydiler. Erich von Daniken

Antik çağ Mısır halkı Osiris isimli Tanrıyı kutsal sayarlardı. Osiris “Şa” isimli kozmik isimle anılırdı. Mısır dilinde bu Orion Takımyıldızını temsil etmekteydi. Gilbert ve Bauval piramitlerin yüzeyinde garip bir şaft buldular. Bu alanın ölen firavunların ruhlarının yeniden geldikleri Orion takımyıldızı yönüne gönderilmesi için düşünüldüğünü söylediler. Bu görüş dünyanın yörüngesinin değiştiği gerçeği ile çok örtüşmemekte ve farazi bir teori olarak görülmektedir.

Böylece daha yeni yeni Danikenler ortaya çıkmaya devam etti. Tanrıların Arabaları kitabından sonra Daniken yaklaşık 30 kitap daha yazdı ve 60 milyon kopya sattı. O yolculuk yapmaktan, yeni fikirler üretmekten, televizyon programlarında kendi teorilerini görmekten keyif alıyor olmalı.

Hezekiel

2003 yılında onun teorilerine kaynaklık eden obje ve verilerin gösterildiği kendi projesi olan “Mysteries of the World Theme Park – Esrarengizlikler Parkı” hizmete açılmıştır. Bu yaşlı adam kendi teorilerini kanıtlamakta zorlansa bile arkeolojiye katkısı kadar yarattığı sektör ile de takdiri hak etmektedir.

(SAKLI SİTE)

deforme kafatası

Eski medeniyetler neden deforme kafa yapılı insanlar üretmeye ve bunları yönetici aileler olarak kabullenmeyi tercih ettiler.

Rus arkeologlar Sibirya’da gömülü bir dizi uzatılmış kafatası buldular. Ancak bunlar bu tür bulunan ilk kalıntılar değildirler.

Aşağıdaki film bu kazıya ilişkindir:


Uzatılmış kafatasları dünya çapında bir çok kültürde rastlanılan bir olaydır. Bugünkü Irak topraklarında M.Ö. 45.000 tarihlerine kadar geri giden buluntulara rastlanmıştır. Bu insanlar henüz bebek iken kafalarına müdahale edilerek kafatası yapısı deforme edilmekteydi.

Deforme edilerek uzunlaştırılmış bu kafatasları ile trepanasyon adı verilen kafatasları üzerinde benzer aletlele ve aynı nitelikteki ameliyatlar dünyanın her yerinde yapılan kazılarda ortaya çıkmaktadır. Birbirlerinden kıtalarca uzakta olan kültürler nasıl oluyor da aynı deformasyonu yönetici ırk olarak seçiyor ve aynı aletlerle aynı kafatası bölgelerinde mağara şartlarında ameliyatlar yapıyorlardı. En önemlisi amaçları neydi? Bu arkeoloji bilminin en önemli sorularından biridir.

Ocak 2009 ayında Sibirya’daki kazıda çıkarılan kafatasları da bunlardandır. Bunların tümüyle insan ırkına ait olduğu kabul edilebilir mi? Ya bu kafataslarının bir kısmı dünya-dışı medeniyetlerle teması kanıtlamaktaysa?
Amarna Prens HeykeliAntik Mısır’ın uzun kafatası yapısı ile hemen dikkati çeken Akhenaten sülalesi tarafından bir dönem yönetildiği ve bu ailenin yönetimi sırasında dini bir reform gerçekleştirilmeye çalışıldığı bilinmektedir.

Yedi Uyurlar

Hristiyan ve müslüman anlatıları içinde belki de en ilgi çekicisi Yedi Uyurlara ait olanıdır. Hikaye kendi içinde bir gizemi saklamaktadır. Kulağa hoş gelen bu anlatının arkasındaki gerçek neydi?


Hıristiyanlığın Roma Devleti içine iyice yayılmaya başladığı sıralarda yedi Romalı askerin başından geçen ve “Yedi Uyurlar-Seven Sleepers” olarak bilinen bir anlatı hem Hıristiyanlık ve hem de Müslümanlık inanışlarında ölümden sonra dirilişe örnek olarak anlatılmaktadır. İslam dininde “Eshab-ı Kehf – Mağara İnsanları” olarak bilinen bu efsaneden Kehf süresi söz etmektedir.

M.S. 67 yılında Efes kentine gelen İsa’nın havarilerinden Aziz Paulus, üç buçuk yıl burada Hıristiyanlığı yaymak için mücadele etmiştir. Önceleri Romalı yöneticiler bu dinin yayılmasına aldırış etmemişler ve kendileri için tehlikeli bulmamışlarsa da, gittikçe yaygınlaşması ve kitlelere mal olası Romalıları korkutmaya başlamıştır. 249 yılında başa geçen İmparator Decius, devletinin birliğini tehlikede görerek bu yeni dinin taraftarlarına karşı şiddet ve baskı devrini başlatacaktır. Öncelikle bu dini gizli bir örgütleme; devlet birliğini bozmaya yönelik bir suikast girişimi olarak kabul ederek yeni Hıristiyanları ağır bir biçimde cezalandırmak için elinden geleni yapmaya başladı. Artık Roma dininin gereklerinin yerine getirilip getirilmediği sık bir biçimde takip ediliyordu. Bu yükümlülüklerden kaçınanlar derhal cezalandırılıyorlardı. Roma mahkemeleri Hıristiyanları sorgusuz sualsiz yargılayarak mahkum ediyor, işkence uygulamalarına göz yumuluyordu. Bir yandan da Hıristiyanlıktan dönenler “liberlus” denilen bir resmi belge ile bazı ayrıcalıkla tanınarak ödüllendiriliyor ve teşvik ediliyordu.

İşte tam bu sırada Efes kentinde yaşayan altı genç artık dayanılmaz olan bu baskıdan kaçarak dağlara sığınmaya; dinlerinin gereğini olan ibadetlerini burada her türlü baskıdan uzakta gerçekleştirmeye karar verdiler. Bir Ağustos günü kentten gizlice ayrılarak yola koyuldular. Sığınacak bir yer aramaya başladılar. Tam bu sırada karşılarına bir çoban denk geldi. Çobana dertlerini anlattılar. Kendisi de Hıristiyan olmuş ve baskıdan bıkmış olan çoban “- Eğer beni de aranıza alırsanız, bildiğim bir mağara var sizi oraya götürürüm” dedi. Çobanın yanındaki Kıtmir imindeki köpek de gruba katılarak mağaraya doğru yürümeye başladılar. Ne kadar köpeği kovdularsa da, köpek bir türlü yanlarından ayrılmak istemedi. Böylece yanlarında köpek ile birlikte yedi genç mağaraya ulaştılar.

Mağarada uykuya daldılar. Böylece İmparatorun bir ferman ile ilan ettiği Putperest Kurban törenine katılmaktan kurtulmuşlardı. Ama Romalı askerler de bu arada boş durmayacaklardır. Her ihtimale karşı Hıristiyanlar törenden kaçmasınlar diye gördükleri her mağaranın ağzını taşlarla kapatacaklardır. Böylece uyur halde bulunan gençler ve köpek mağara içerisinde kapalı kalacaklardır.

Yedi Uyurların ne kadar süre ile mağarada uyur vaziyette kaldıkları bilinmemekle birlikte Kur’anın Kehf süresinin 25 nci ayetinde 309 sene olduğu söylenmektedir. Hıristiyan tradisyonları ise 200 sene uyuduklarını iddia etmektedir.

Bu süre içinde İmparator ölmüş, Hıristiyanlar üzerindeki baskı kalkmış, herkes yeni dini geliştirmenin yollarını armaya başlamıştır. Gençler bir sonbahar günü (27 Temmuz, 3 Ağustos veya 22 Ekim) uyanılar. Kur’anda mağara içinde geçen süre söyle anlatılmaktadır:

“Bakarsan onları uyanık sanırsın. Halbuki onlar uyumaktadırlar. Biz onları sağ ve sol tarafa çevirir ve döndürürüz. Köpekleri de iki kolunu kapı tarafına uzatmış vaziyettedir”

Ancak bu görünüş pek doğal olmamalıydı ki, Kur’an mağara içinde korkunç bir manzaranın yaşandığını şu şekilde anlatmaktadır:

“Eğer onların bu halini görseydin mutlaka onlara sırtını döner, kaçar; onların bu hallerinden dolayı için korku ile dolardı.”

En sonunda gençler uyanır ve birbirleriyle konuşmaya başlarlar: “ Ne kadar süre burada kaldık” der biri. Diğerleri “bir gün veya daha kısa bir süre” diye cevap verirler. Mağarada kısa bir süre kaldıklarına inana gençler iyice açıkmışlar ve kente inmekten de korkmaktadırlar. Aralarından birini; Yemliha’yı yiyecek alması için kente göndermeye karar verirler. Yemliha elinde üç yüz sene öncesinin parası ile olanlardan habersiz yola çıkar. Yola Hıristiyan hacıları görse bile uyku sersemi onlara kafasını vermez. Ancak kente girerken giriş kapısı üzerindeki haç figürünü görünce, bir gün içinde nasıl olur da bu kadar çok şeyin değişmiş olabileceğine oldukça şaşırır. Ancak kendi açlığı ve arkadaşlarının beklemesi sebebiyle pek inceleme yapmadan doğrudan bir fırına girerek elindeki parayı fırıncıya uzatarak ondan bir ekmek ister. Fırıncı artık tedavülden kalkmış gümüş sikkeye bir bakar “her halde bu adam hazine bulmuş olacak” diyerek etrafı birbirine katar. Hemen üzerinde İmparator Decius’un resminin bulunduğu parayı Romalı askerlere götürür. Polisler Yemliha’yı hazinenin yerini söylemesi için sıkıştırırlar. Yemliha olanlara anlam veremez. Başından geçenleri anlatır. İyice korkuya kapılmış olan genç “Beni İmparator Decius’a götürün, ona her şeyi anlatacağım” der. Çevresindeki şaşkın kalabalık Decius’un iki yüz yıl kadar önce öldüğünü söylerler. Yeni İmparator genci heyecanla karşılar, öyküsünü dinler. Yuhanna kilisesinden bir rahibi de beraberlerine alarak İmparator, Yemliha ve Efes halkı mağaraya giderler.

Bu noktadan sonra efsaneler değişik anlatımlarda bulunmaktadırlar. Birine göre, İmparator diğer gençleri ve köpeği bularak yanına alır, onları kutsayarak ölene kadar sarayında onlara bakar. Diğer bir efsaneye göre ise İmparator ve Yemliha mağaraya gelince; Yemliha önden içeriye girer; yanındakiler korkuya kapılarak giremezler, İmparatorun emretmesi üzerine girmek zorunda kalırlar ve yedi genci köpek ile birlikte uyur vaziyette görürler. Ruhları olmadan ve bedenleri bozulmadan uyuyan gençlere dokunmadan mağaranın yanında bir abide dikerler. Bir başka inanışa göre de, mağara içine girenler hiç bir şey bulamazlar. Yemliha da kaybolur.

Yedi Uyurlar efsanesinin bilindiği ve anlatıldığı her yerde mutlaka bir “Yedi Uyurlar Mağarası” bulunmakta ve buranın gerçek mağara olduğu iddia edilmektedir. İran’da Kiev’de, Fransa’da, İtalya’da, Hindistan’da ve daha bir çok değişik din gruplarının bulunduğu ülkelerde bulunduğu iddia edilen mağaraların en ünlüsü mutlak suretle hikayede adı geçen Efes’deki Panayır Dağı’nın güneyindeki mağaradır. Türkiye’de Afşin, Kahramanmaraş, Tarsus, Antalya ve Urfa’da gene bu efsane ile ilişkilendirilen mağaralar, bölge halklarınca gerçek “Eshab-ı Kehf Mağaraları” olarak kabul edilmektedirler. Yedi Uyurlara ilişkin inanış o kadar etkilidir ki, Çin’de Buddha Tapınağı olarak bilinen bazı mağaralar, burada bulunan Müslüman halk tarafından “Yedi Uyurlar Mağarası olarak sık sık ziyaret edilmektedir.

İslam inanışına göre öykünün kahramanları olan yedi gencin adları; aralarında en büyükleri ve sözcüleri Mekselima, diğrleri Yemliha, Mernuş, Saznuş, Debernuş, Meslina ve Kefeştatayyuş’tur. Hıristiyanlar arasında ise gençler Maximilianos, Iamvlichos, Martinianos, Dionysios, Antoninos, Constantinos and Exacustodianos olarak adlandırılmaktadır. Köpeğin ismi her iki dinde de Kıtmir olarak geçmektedir.

Yedi Uyurların hangi tarihte yaşadıkları tam olarak bilinmemekle birlikte çoğunlukla M.S. 250 yılında uykuya yattıkları kabul edilmektedir. Ancak bazı araştırmacılara göre efsane Hıristiyanlık dinin açığa çıkmasından çok önceleri de anlatılmaktadır. Hıristiyanlık dininin bu efsaneyi kendi bünyesine aldığı savunulmuştur. Bazı din alimlerine göre yedi genc İsa’nın tarih sahnesine çıkmasından çok önceleri uykuya daldığını, ancak Hıristiyanlığın yayılması sırasında bu dinin unsuru olan yediden dirilmeyi kanıtlamak için Tanrı tarafından ortaya çıkarılmışlardır.

Eshab-ı Kehf inanışına benzer daha bir çok inanış vardır. Bunlardan birine göre Havarilerden biri olayın geçeceği kente girmek istediği bir sırada, kapı nöbetçilere tarafından kendisine kapıda bulunan putlardan birine tapması söylenir. Bu teklif üzerin Havari kente girmekten vazgeçer ve civarda bulunan hamamlardan birinde çalışmaya başlar. Etrafına bir çok Hıristiyan toplanır. Bir gün İmparatorun oğlu yanında bir kadınla hamama girmek isteyince, Havari onun bu onursuz davranışını kınayarak kovar. Ama İmparatorun oğlu bir yolunu bularak hamama girecek ve yanındaki kadınla birlikte burada ölecektir. İmparator ölümü bu genç havariden bilir ve peşine öldürmek için adamlarını takar. Havari taraftarlarının bulunduğu bir çiftlik evine kaçar. Burada çiftçi de kendisine katılır. Çiftçi ve havari yanlarında bir köpek ile bir mağaraya saklanırlar. Burada uykuya dalan gençlerin üzerine Tanrı görünmez bir örtü çeker. Askerle mağarayı bulur ancak bir türlü içeri giymeyi başaramazlar. İçerdekileri öldürmek için mağaranın ağzını taşlarla örerler ve çekip giderler. Uzun seneler sonra kaybettiği kuzusunu arayan bir çoban mağarayı bulur girişteki taşları temizler ve içeri girdiğinde gençler uyanırlar. Acıktıkları için içlerinden birini ekmek almak için kente gönderirler. Gerisi bilinen hikaye…

Bir başka rivayete göre ise Eshab-ı Kehf Hıristiyanlığı kabul eden bir grup Romalıdır. Bir mağarada ibadet ederken uyuya kalmış ve yıllarca uyumuşlardır. Hıristiyanlar arasında ruh ve bedenin nasıl dirileceği konusunda şiddetli tartışmalar yaşandığı bir sırada, hükümdarları işin kötüye gideceğini anlayarak Tanrıya bu tartışmaları kesmek için bir örnek göstermesi konusunda yalvarır. Bunun üzerine Tanrı, Eshab-ı Kehf’i diriltecektir.

Bunun gibi daha bir çok anlatıyı derlemek mümkündür. Kuran’ın Bakara Suresinin 259 ncu ayetinde yüz sene eşeği ile çöken bir yapının altında kalan ve daha sonra dirilen bir adamdan bahsedilir. Eshab-ı Kehf’in nasıl olur da hiç bozulmadan üç yüz yıl mağarada kaldığı, olayın gerçek olup olmadığı tartışılmıştır.

Zaman içinde yolculuk yapmak artık bilim çevrelerinde de çok tartışılan konulardandır. Gençler mağara içinde manyetik bir çekimin etkisi ile uykuya dalmışlar ve zaman içinde bir sıçrama yapmış olmalıdırlar. Eskinin bir çok efsanesinde mağaraların bu çeşit yolculuklar için çok müsait yerler olduğu ısrarla vurgulanmaktadır.

Heredot , İskit rahibi olan Zalmoxis’in yer altında üç yıl boyunca yaşadığını; müritlerinin ondan ümidi iyice kesip yas tutmaya başladıkları dördüncü sene ortaya çıktığını anlatmaktadır ( Tarih IV:95 ). Gılgameş destanında da güneşin hareketine bağlı olarak bir perde ile kapatılmış ağzı olan Meşu Dağından bahsedilir. Eski Hindu, Türk ve Moğol destanlarında mağara ve yer altlarında zamanın bir su gibi hızla aktığı kabul edilmektedir.

1382 yılında İsviçre’de bir kış mevsimi evinde uyuyan Olaf Bjornson ilkbaharda, tabiat uyanırken uyanmıştır. Kendisinin yıllar önce kaybolduğuna inanan insanlarla karşılaştığında Olaf önceleri olanlara bir alam verememiştir. Çevresindeki insanlardan evi ile birlikte sekiz yıl kadar önce gözden kaybolduğunu öğrenmiştir. Gene bir kış günü Olaf evi ile birlikte ortadan kaybolmuştur. Sekiz yıl son hiç ihtiyarlamadan yeniden uyanan Olaf çevresindeki insanların ilgi kaynağı olacaktır. Ev hiç bozulmamış, Olaf genç kalmıştır. Ancak bir gün sonra Olaf ölür ve olay da unutulur.

Almaya’da uykuya dalan bir başka çift Hans Schmidt ve 1723 yılında İngiltere’de Thomas Durst isimli kişiler uyandıklarında üç yıl gibi uzun bir zamanın geçmiş olduğunu görmüşlerdir.

Evliyaların da uzun süreler mağaralarda ibadete daldıkları, yıllarca yanlarına hiç yiyecek almadan dağlarda yaşadıkları anlatılır.

Acaba tüm bu anlattıklarımız Eskilerin bizim bilmediğimiz bilimleri sayesinde zaman içinde ileriye doğru yol alabildiklerinin bir sonucu mudur?

Fare mi aslan mı?

Miki Fare’nin sahneye çıkmasından yaklaşık bin sene kadar öncesine ait bir arkeolojik alanda yapılan kazılarda bu sevimli kemirgenin sevimsiz bir görüntüsünü taşıyan antik broşa rastlanıldı. Bu arkeolojik parça bugün İsveç’in Lund Müzesinde sergilenmektedir.

M.S. 900 senesine tarihlenen heykelin İsveç’in Uppakra sit alanında toprak üstüne çıkarıldığı rapor edildi. Bronz Çağında sık görülen bu tür broşlar o dönemlerde kadınların kollarını süslemekteydiler. Bu kazıda çok sayıda antik takı ele geçirildi.

Miki Fare’ye benzeyen bu takı görsel dikkat çektiği için müzede sergilenmeye başlandı. Ancak Lund Üniversitesinden Jerry Rosengren’e göre tasviri yapılan bir fare değil bir aslandı. “M.S. 700 yıllarında Fransa’da yaşayan sanatçılar aslan figürlerini sıklıkla kullanmaktaydılar” diyor ve devam ediyor ”200 yıl sonra aslanı hayatlarında hiç görmemiş zanaatkarlar tasvirlere bakarak benzetmeler yapmış olmalılar”

Aslan ismi Tevratta 157 kez geçer. Ortadoğu’da tevrattan sonraki çağlarda varlıklarını sürdürememelerine rağmen aslan güçün ve cesaretin sembolü olmaya devam etmiştir. Rosengren İsveç kraliyetinde de aslan sembolünün önemli bir yer tutuğunun altını çizmektedir.

Kilise Zemininde Mozaik Resimler

İtalyan arkeologları bir Katolik kilisesinin zemininde pagan(putperest) tapınmalara ve doğlu tanrılara ait Roma döneminden kalma mozaikler bulduklarını duyurdular.

13 metrekarelik alanda bulunan mozaik döşemelerin dördüncü yüzyıla ait olduğu belirtildi. Kuzey İtalya’nın Reggio Emilie Katedralinin zemininden 4 metre derinde bulunan resimler arkeologlar tarafından ortaya çıkarılıncaya kadar kimse tarafından bilinmemekteydiler.

Kazıyı yürüten arkeologlardan Renata Curina, Discovery News’a “Desenlerin boyutlarından büyük bir odanın zeminini kapladıkları anlaşılmakta. Zengin bir Romalının ikametgahına ait olduğunu sanıyoruz” açıklamasını yapmıştır.

Mozaiklerden birinde başında sarmaşıktan yapılma taç ve sağ elinde lotus çiçeği tutan çıplak bir adam görülürken bir diğerinde kolları mücheverlerle süslü elinde iki canlı ördek taşına çıplak bir erkek ve elinde balık taşıyan çıplak bir kadın görülmektedir. Arkeologlar bu resimlerin anlattıklarını henüz deşifre edememişlerdir.