Archive for the ‘Bilimkurgu Edebiyat’ Category

Korku Edebiyatın en önemli temalarından bir Vampirlerdir.  Vampirlerin edebiyat, sinema ve sanattaki varlıkları inkar edilemez. Ancak gerçek Dünya’da bir dönem yaşayıp yaşamadıkları, günümüzde halen var olup olmadıkları sıklıkla sorulan sorulardandır…

Vampir

Kim tam olarak gömülmez ve ruhunun cennet veya cehenneme gideceğine inanmazsa o insanların tabutları içinde ölmeden kalacaklarına dair batıl bir itikat bulunmaktadır. O yüzden bu kimselere ‘yaşayan ölü’denilmektedir.

Boyun derisinin altından ısırarak, kurbanlarının kanını içerler. Böylece kan vampirlerin vucudlarını korur.

Ancak kalplerine bir kazık çakıldığı takdirde bu korkunç yaratıkları öldürmek mümkün olabilmektedir. Bunun yanında gümüş kurşun veya güneş ışığı veya haç da aynı işe yarayabilmektedir.

7 nci çocuğun 7 nci çocuğunun vampir olacağı inanışı da yaygındır.

Eğer bir kedi ceset üzerinden atlarsa İngiliz inanışlarına göre vampire dönüşür. Romanya’da da aynı inanış hakimdir. Bunu engellemek için cesedin avucunun içine bir demir parçası koyulur.
Cenin zarı ile veya dişli olarak doğan bebeklerin vampir olduğu ve ölü doğan çocukların vampirlere dönüşeceği anlatılır.
Ölünün bedeni aynada görülürse,
Birisi vampir tarafından ısırılırsa
İntihar edenlerin
Aniden ve işkence çekerek ölenlerin
Mezar üzerinden atlayan vahşi köpeklerin vampirleşeceği düşünülür.
Tabutu üzerinde hiçbir düğüm bırakılmamalıdır. Çünkü düğüm veya ip cesedin cürümesini engelleyerek ölünün bu dünyadan diğer aleme geçişini engeller .

Vampirler gerçekten de var mıdır ???

Şüpheciler ve bilim adamaları aksini söylemelerine rağmen bugün bile Dünya üzerinde binlerce insan vampirlerin varlığına inanmaktadır.

Eski zamanlarda insanlar, daha batıl ititaklı oldukları için açıklayamadıkları bir çok olayı vampirlerin varlığının delili olarak görürlerdi.

Bu olaylar genellikle mezarlık cıvarlarında gelişirdi. Geceleri mezarların içinden korkunç sesler duyarlar ve kabirlerin cıvarlarında dolaşan garip şekiller görürlerdi.

Sabah araştırdıklarında bazı mezarlarıboş ve terk edilmiş bulurlardı! Kanı vucutlarından çekildiği halde bir türlü cürümeyen cesetler bulunurdu. Bunların vampir oldukları kabul edilirdi! Belki de yaşayan ölülerin kurbanları olduğu sanılırdı.

Mevsimsiz ve vakitsiz ölümler geçmişte ve günümüzde sıklıkla görülmektedir.

Nadir görülen ve katalepsi denilen hastalık kurbanlarını bir süre hareketsiz bırakarak onlara ölü izlenimi vermektedir. Bu hastalığa yakalanarak gömülen insanlar bir süre sonra tabutta kendilerine gelerek açlık veya havasızlıktan ölürlerdi. Hayatta kalan pek azı belki de yaşayabilmek için kendi bedenlerini yemiş olabilirler. …belki de tabut ve cesetler üzerine görülen diş izleri ve kanlar bu kimselere aittir.

Mezarlarında kaybolan bazı cesetlerin veya organların organ tüccarlarınca tıbbi deneyler yapan doktorlara satıldığı da düşünülebilir.

Gerçek vampir (desmodus rotundus tropikal Amerika’da yaşayan sağ fotograf karesinde görülen kanla beslenen bir yarasa olduğu bilinmektedir.

17nci yüzyılda İngiltere büyük bir savaşın içine girmiş, ülke büyük çalkantılar yaşamaktadır. Bu dönem içinde halkın kontrolü zorlaşmaya başlamış ve halk arasında savaştan dolayı soylulara yönelik hoşnutsuzluk artmıştır. Bu kargaşa ortamı içinde Kral Charles zaten ülkede uygulanmakta olan cadı avcılığı ile halkı korkutma ve kendine bağlayamaya karar verdi. Böylece tarihin en önemli Cadı Avcısı Matthew Hopkins görevlendirildi.

Matthew Hopkins; Cadı Avcılarının Generali

Matthew Hopkins 17nci yüzyıl İngilteresinin en meşhur cadı avcısıydı. Aslında bir papazın oğluydu. iyi bir din ve hukuk öğrenimi görmüştü. Gittikçe artan şiddet duygusu, güvensizlik, İngiliz Sivil Savşı boyunca ortaya çıkan dini heyecan tabiatdışı olaylara yönelimi de arttıracaktır. Matthew Hopkins işte böyle bir atmosfer içinde ortaya çıkacaktır.

Meslek hayatı boyunca Cadı-Avcısı Hopkins, 200 ila 400 arası kimseyi büyücülükle suçlacaktır. Bu korku saltanatı ilk olarak 1644’de Essex’de başlayacaktır. Tek bacaklı Elizabeth Clarke Tanrı düşmanlarını arayan Hopkins’in ilk kurbanı olacaktır ve onun sorgulanması sırasında zavallı kadın işbirlikçisi olan otuz-bir kişinin ismini de verecektir. Böylece bir seferinde otuz iki cadıyı tespit ederek yakarak kendi döneminde korkunç bir şöhret edinecektir Hopkins.

Hopkins’in kariyeri mütevazi bir şekilde başlamışsa da şöhreti hızla yayıldı ve tabii ki kibiri de arttı. İlk olarak kendini “Witch-Finder General – Cadı Avcılarının Generali” ilan etti. O dönemde saray tarafından görevlendirilen cadı avcıları gittikleri kasabalarda açlık, fakirlik, hastalık gibi uğursuzluğa sebebiyet verdiği inanılan cadıları tespit etmek, yargılamak(işkence etmek) ve cezalandırmak için para almaktaydılar. Matthew Hopkins yapacağı işler karşısında çok yüksek ücretler istemeye başladı. O zamanlar ortalama günlük çalışma ücreti iki pens iken, Hopkins bir kasabayı cadılardan kurtarmak için 20 sterlin istemekteydi. İşkence yapmak kanunla yasaklandığı ve sıkı şekilde takip edildiğinden Hopkins ve hizmetkarları kurbanı itirafa zorlamak için onun uyumasına engel olur; günlerce uykusuz tutarlardı. böylece güya işkence olmaksızın gayet insani bir biçimde cadıları açığa çıkardıklarına inanırlardı. Ancak kapalı kapılar ardında geçen ve kurbanın bu işlemler sonunda konuşmaya bile mecali kalmadığı bu insanlık dışı uygulamalar sırasında Hopkins aşırılığa kaçtığını da ağzından kaçırmaktaydı.

Cadı Yargılaması

Dıştan bakıldığında oldukça dürüst ve azimli görünen Matthew Hopkins aslıda mahkumiyeti sağlamak için akla gelmedik hilelere başvururdu. İçten pazarlıklı, hırslı ve paragöz bir adamdı. Ustalığını kanıtlamak için türlü hilelere baş vurmakta çekinmezdi. Cadıların yaralarının kanamadığına inanıldığı için Hopkins kurbanının derisine vurduğunda içeriye geçen ve onu yaralamayan bir bıçak yaptırmıştı. Uzmanlık alanlarından biri de yaşlı kadınları sorguya çekmekti. Örneğin Faith Mills yaptığı sorgulamalar sonunda kendisi ve Tom,Robertve John adıyla bilinen üç evcil kuşunun bir inek yaratarak domuz ahırının üzerine düşürdüklerini ve at arabasının bu nedenle kırıldığını ikrar etmiştir. Böylece Faith Mills asılacaktır.

Büyücüyü açığa çıkarmanın bir başka metodu sanığı göle atmaktır.Cadılar vaftiz edilmediklerinden su onları reddedeceği ve batmayacakları inancı hakimdi. Bunun tespiti için iki metod kullanılmaktaydı. Birincisi suçlu bir sandalyeye bağlanır ve oturur pozisyonda suya batırılıdı. Tabi ip yeterince bırakılmadığı için kurban suyun üstünde kalır ve cadılığı kanıtlanmış olurdu.

Cadı Banyosu

Diğer metotta ise kurban elleri ve ayakları birlikte bağlanarak suya atılırdı. Suyun üstünde kalırsa cadı olduğu anlışıldı. Ancak bu metodta pek cadı tespiti yapılamazdı. Çünkü cadılık ile itham edilen genelde suya batar ve yüzme bilse bile boğulur ve böylece masum olduğu açığa çıkardı. Eğer suçlu yüzerse mahkum olur, suya batarsa masum olduğu anlaşılır. İnanılanın aksine kurban boğulmaz, bağlı olduğu ip çekilmek suretiyle suyun dışına çıkarılırdı.

Suya Atılan Cadı

70 yaşındaki eski bölge papazı John Lowe bu uygulamaya tabi tutulmuştur. Üç gün üç gece uykusuzluktan ve ayaklarının altı su toplayana kadar durmaksızın yürütüldükten sonra göle atıldı. Ancak gene Hopksin’in yardımcıları ile birlikte hileleri ile zavallı adam bir türlü suya batmadı ve yüzme bilmesine rağmen bir türlü de yüzemedi. Rahiplerin kendini ziyaret etmesini istemedi ve darağacına giderken kendi cenaze duasını kendi okudu.

Vincent Price Cadı Avcısı Matthew Hopkins Rolünde

Bir süre sonra yaptığı vahşilikler o dönemin Avrupalısı için bile fazlasıyla insafsız olduğu anlaşılmaya başlanacaktır. Bu katliamlar sürerken bazı kasabalar Hopkins’in girişine izin vermemeye başlayacaktır. Onun metodlarına karşı artan bir kızgın kesim ortaya çıkacaktır. Papaz John Gaule 1646 yılında yayınladığı “Select Cases of Conscience Towards Witches and Witchcraft” adlı kitapçığında onun metodlarını açığa vuracaktır. Hatta Cadı-avcısı Generalinin gerçekte bir cadı olduğunu iddia edecektir.

Cadı Avcısı General Matthew Hopkins!!!

Hopkins karşılık olarak “Büyücüleri Keşfetmek” adlı bir kitap yayınladıysa da şöhreti yerle bir olmuştur.

Gittikçe daha az kasaba onun hizmetlerini talep etmeye başlayacaktır. Ölümü tamamiyle sır olacaktır. Onun veremden öldüğü söylenir. Ancak bazılarına göre gittiği bir kasabada büyücülükle suçlanarak halk tarafından linç edilmiştir.

Witchfinder General Vincent Price

Ancak Hopkins herşeye rağmen gerek görünümü ve gerekse yaptıkları ile fantastik ve korku edebiyatında klasik cadı avcısı profilini oluşturcaktır. Filmlerde gördüğümüz sakıllı, sivri uzun şapkalı kara elbiseli ortaçağ soylusu görünümündeki cadı avcılarının hepsi aslında Hopkins’in birer kopyasıdır. 1968 yılında yönetmen Michael Reeves tarafından çekilen ve baş rolünü ünlü korku filmleri artisi olan Vincent Price’ın oynadığı “Witchfinder General- Cadıavcısı General” isimli film tüm sansürlemelere rağmen gösterime girdiği tüm ülkelerde gişe rekorları kıracaktır.

General Cadı Avcısı

Bu yapıt 2005 tarihinde Total Film dergisi tarafından “tüm zamanın en korkunç 15 filminden biri olarak” seçilecektir. Film gösterime girdiği ülkelerde “Yılın En Çok Şiddet içeren Filmi” olarak tanıtılmış ve afişlerinde “Çocuklarınızı evden çıkartmayın, hatta mideniz sağlam değilse sizde onunla kalın” sloganı ile sunulmuştu.

30 Haziran 1908 günü muazzam büyüklükteki bir ateş topu Sibirya semalarında belirerek yere çarptı ve bin Hiroşima Atom Bombasına eşdeğer bir patlama gerçekleşti. Patlama neticesinde meydana gelen ısı binlerce geyiği öldürdü ve yüzlerce kilometrelik bir alan orman yangınları ile kavruldu. İngiliz gazetelerine göre patlamadan sonraki birkaç gün içinde Batı Avrupa’da bulunan insanlar bile gökyüzü kaplayan turuncu parıltı ile hiç ışık yakmadan geceleyin gazetelerini okuyabilmekteydiler.

Tunguska'daki Patlama

Patlama büyük bir yanardağ infilakını hatırlattıysa da ortada böyle bir yanardağı yoktu. Batının elinde olan tek şey Tunguska yöresinde orta şiddette bir depremin gerçekleşmiş olduğuna dair sismograf kayıtlarıydı. Bilim adamları olayı merak ediyor ancak hiç biri dünyanın öte ucunda bulunan ve henüz ayak basılmamış bataklık bölgeye gitmeye cesaret edemiyorlardı. Patlamadan ancak 19 yıl sora bölgeye gidilebildi ve dizi dizi yere yatmış ağaçlarını gördüklerinde patlamanın şiddeti karşısında dehşete kapıldılar. Önce bunun bir meteor taşı olduğunu düşünerek göktaşı parçaları aramaya koyuldular. Ancak sonuç umutsuzdu.

Çevre köylülerle konuştuklarında köylüler onlara akan bir yıldızdan bahsedeceklerdi. Yıldız kaymasının ardından büyük patlama gerçekleşmiş ve gürültü etkisiyle bir çoğu sağa sola savrulmuşlardı. Bilim adamları yanmış ve yatmış on binlerce ağaçtan başka bir görüntü elde edemediler.

Esrarengiz Fenomen

Tunguska bölgesine yapılan araştırma gezilerinde buradaki ağaçlar arasında dünya-dışı özellikler taşıyan bazı partiküllerin yuvalandığını gördüler. Bilgisayar aracılığıyla yapılan tahlillerde bu parçacıkların asteroit orijinli meteorlara ait olduğu anlaşıldı. Ancak onları ilgilendiren olaya bir meteorun sebep olmasından çok böylesi bir zarara sebebiyet veren meteorun yapısıydı.

Tunguska bilim adamlarının sadece şahsi zevklerini tatmin etmek ve meraklarını gidermek için ceplerinden para harcayarak araştırdıkları bin yılın en esrarengiz olaylarından biri ve belki de en önemlisi! Bu bilinmeyen açığa kavuşturulduğunda belki de uzayla ilgili tüm bildiklerimiz değişecek ve uzaya açılacak olan insanı bekleyen bir tehlikenin valığını fark edeceğiz.

Tunguska ’ya ilk olarak 1927 senesinde yıllarca Rusya’nın bir çok bölgesinde meteor toplamış amatör bir bilim adamı olan Leonid Kulik gitmiştir. Onun bu yolculuğu sadece bölgenin zorlukları düşünülürse bile başlı başına bir macera ve cesaret gösterisidir. İlk olarak devrilmiş ağaç yığınlarını gören Kulik ortada büyük bir orman yangınının varlığını düşünmüştür. 14 yıl içinde dört sefer yapan Kulik buranın resimlerini çekti, araziyi tarayarak meteordan parçalar bulmaya çalıştı ancak hiçbir sonuç elde edemedi. Tanıklarla konuştu, hiç kimsenin anlattığı diğerine benzemiyordu. Ancak o bu patlamaya bir meteorun sebep olduğu konusunda sabit fikre sahipti.
Leonid Kulik ve araştırma ekibi

Patlayan Uzay Gemisi

Kulik’ten başka 10 yıl boyunca bölgeye gidilmedi. Ta ki ünlü Rus bilim kurgu yazarı Alexander Kazantsev tarafından buranın garip görünümüne ancak bir nükleer patlamanın sebebiyet vereceği ve tanıkların anlattıklarına göre gök yüzündeki silindir biçimli bir cismin manevralar yaparak düştüğüne göre bunun nükleer yakıtla çalışan bir uzay gemisinin düşmesi neticesinde gerçeklemiş olabileceği üzerine yazılan bilim kurgu öyküsü yayınlanana kadar. Peşinden Hiroşima ve Nagazaki ‘ye atılan bombaların benzer etkiler yaratması tüm bilim çevrelerinin buraya ilgi duymasına neden oldu.

Herkes Kazantsev’in öyküsünün gerçek olma ihtimali üzerinde durmaya başladı. Artan ilgi ve yeni bilim seferleri ile Tunguska’nın sırrının birkaç sene içinde çözülebileceği sanıldıysa da tüm bunlara rağmen olay hala sır olarak kalmaktadır.

Tunguska Ağaçları Tomsk Biyoloji ve biyofizik Araştırma Enstitüsü başkanı Gennardy Plekhanov 1961 yılında hazırladığı raporla durumun sanılandan çok daha karışık ve içinden çıkılmaz olduğunu anlattı. Böylece her sene Tunguska’ya bir bilim heyeti gelerek incelemeler yapmaya başladı. Öncelikle bölgede yatık yığınlar halinde duran ve patlamadan etkilenen ağaçların bir haıtası çıkarıldı (Yandaki harita). Tomsk Devlet Üniversitesi matematikçilerinden Wilhelm Fast tarafından hazırlanan bu harita sayesinde ağaçların yerden yaklaşık 6 km. yukarıda meydana gelen, 10 ile 20 megatonluk TNT güçünde, doğudan batıya doğru ilelemte olan bir patlama neticesinde ancak bu görünümü alabilecekleri ortaya çıktı.

Tunguska'daki patlamanın etkilerini gösteren harita Batılı Araştırmacılar Olay Yerinde

Tunguskaya yakın Tomsk ve Krasnoyarsk bölgelerinin askeri teknoloji alanında araştırma bölgeleri olması sebebiyle 30 yıl boyunca sadece Rus araştırmacılara açık olan bölge soğuk savaşın sona ermesi ile artık batılı meslektaşlarına da serbest olacaktır. Bunlar içinde İtalyan fizikçi Menotti Galli, ağaçlardan ve özellikle de onların yıllık gelişmelerini gösteren halkalarından Tunguska’nın sırrının çözüleceğine inanmaktaydı.

1990 yılında gerçekleştirilen keşif gezisinde Galli, patlama sırasında kurumuş ağaç dallarının yaş ağaç gövdelerine saplanarak halkaların düzenli gelişimlerini bozduğunu; ağaçın yaşamını sürdürebilmek için dalın etrafını reçine ile kapadığını fark etti. Öylesi ile patlama sırasında ormana saçılan patlamaya sebebiyet veren her ne ise onun parçalarının bir kısmı reçinelerin içine de girmiş olmalıydı. Ele geçirilen reçineler laboratuarlarda incelendiyse de bir sonuca varılamadı. Bir yıl sonra daha çok reçine temini için yeniden bölgeye gidildi.

Yoğun çalışmalar neticesinde Galli ve İtalyan Giuseppe Longo merkezde ve patlamadan kurtulabilen 6 adet ladin bulabildiler. Gövdelerinden yeterince numune kesilerek alındı. Karşılaştırma yapabilmek için devrilmiş bir kara çamın kökünden de örnekler çıkarıldı.

Reçineler içinden çıkarılan parçacıklar incelendi. Anca sadece aynı döneme ait oldukları dışında bir veri elde edilemedi. Reçineler içindeki 1902-1914 dönemine ait tabaka içinde olağanüstü düzeyde bakır, altın ve nikel parçacıkları bulundu. Bu parçacıkların oranı patlama zamanında normalin on katına çıkmıştı. Bu da patlamanın dünya-dışı kökenli olduğunun kanıtıydı.

Bu parçacıklar patlama sırasında mı oluşmuşlardı? Bunu anlamanın en iyi yolu kara çam ağacının köklerinin incelenmesiydi. Çünkü patlama sırasında devrilen çam ağacının kökleri havadaki partikülleri tutmuş olmalıydı. Gerçekten de öyleydi.

Bir başka kanıt da reçineler ve köklerdeki parçacıkların küre biçiminde olmasıydı ki, bu ancak yüksek ısı ile mümkündü. Patlamanın yaydığı ısı havadaki parçacıkları eriterek küreleştirmişti. Öyleyse bu patlamaya ancak bir uzay cismi neden olabilirdi.

Yeni Teoriler

Bu gün büyük bir kısım bilim adamı patlamaya bir kuyruklu yıldızın sebebiyet verdiğine inanmaktadılar. Ancak öyle olsaydı bu patlamalarının devamı gelmeliydi. Parçacıklar değişik cins meteorlardan birinden gelmiş olabilirler.

Son olarak Moskova Radyo Araç Enstitüsü radyoloji uzmanlarından Andrei Olkhovatov tarafından ortaya atılan bir teoriye göre felaket gökten değil yerden gelmiştir. Tunguska’da bir deprem gerçekleşmiş ve tüm bu olaylar bu depremin devamı olarak meydana gelmişti. Olkhovatov’a göre deprem sadece yeri sarsmakla kalmaz, kimi zaman şimşeği anımsatan ışıklar çaktırarak büyük gürültüler çıkarabilir. Depremden kaynaklan sismik enerji elektrik dalgaları şeklinde yayılarak ağaçları yakmış ve orman yangınları başlamış olmalıdır. Tanıkların anlattıkları bilim adamın görüşünü desteklemektedir.

Tunguska’da Ne oldu?

Tunguska’da ne olduğu hala bir sırdır. Bilimin gelişmesiyle her geçen gün yeni bir teori ortaya atılmakta, eskisi eleştirilmektedir. Ancak bilinen tek şey her ne olduysa bu kendine özgü bir şeydi ve benzerleri gerçekleşmediği süre de Tunguska’daki deliller yavaş yavaş ortadan kalmak; yeni delil elde etme olasılığı azalmaktadır.

Simya ve Türk Bilim Adamları

Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı.

Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor.

Harry Potter serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür.

Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin’de. Antik Yunan’da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taşf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı.

Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.

Yapay evrimle gerçek altın

(daha fazla…)

Özbekistan'da Bir Mağaradaki Dergi Sayfası???

30 yıl kadar önce dünya-dışı ziyaretçiler tartışması Batı’da Daniken ile gündeme gelmiştir. Aradan geçen süreye rağmen teorinin hala sıcaklığını korumakta olduğunu görüyoruz.

1970li yıllarda Erich Von Daniken’in ” Chariots of the Gods? – Tanrıların Arabaları” adıyla ülkemizde de olay yaratan kitabı oldukça popülerdi. Bir çok kimse tarafından kabul gören yazarın teorisine göre İnsanlık en eski çağlarından beri kozmik ziyaretlerle karşılaştı. Uzaylıların bu ziyaretleri insanlığın efsane ve geleneklerinde korunmuştur. Daniken’e göre bu ilk ziyaretler tarihöncesi çağlarda başlamış ve insanlığın gelişiminde önemli bir etken olmuştur. Bu görüşe göre şimdilerde kaybolmuş bir ırkını öyküleri sayısız antik öyküde anlatılmaktadır. Lemurya, Atlantis ve Nazca tüm bu antik temasların sonucuna dair anlatılar içerir. Daniken’in bu önermelerinden sonra benzeri sayısız kitap ve makale yazılmaya başlanmıştır. Böylece Antik Çağ astronotlarına dair ayrı bir edebiyat ve kurgu dalı ortaya çıkmıştır.

Daniken 14 Nisan 1935 yılında İsviçre’nin Zofingen kasabasında doğdu. Öğrencilik yıllarında antik kutsal yazmalardaki öykülerle büyülendi. Ancak meşhur kitabını İsveç’teki çalıştığı bir otelde yazabildi. Otel müşterilerine yazdığı kitaptan bahsettiğinden hepsinin ilgisini uyandırması doğru yolda olduğu kanısını uyandırdı. Kitabına ” Gelecekten Anılar ” ismini koyduysa da yayıncısı bu ismi beğenmedi ve Tanrıların Arabaları olarak düzeltti. Kitap prehistorik çağlarda dünyaya gelen uzaylı zekaların insanlık medeniyetini kurduğunu iddia etmekteydi. Kaynak olarak eskinin anlatılarını, tarihi yapımları ve efsaneleri kullanmaktaydı. Folklorik bu alt yapı kitabın ilginç iddiasına ayrı bir egzotizm katıyordu. Ancak Daniken teorilerine dayanak yaptığı kanıtlarını gelişigüzel çok incelemeden seçip kontrolsüz bir biçimde sunuyordu. Üniversite çevresinden gelmemiş olması ona bu hakkı veriyordu.

Kendisine sorulduğunda ‘ben bir şeyler iddia etmiyorum, sadece sorular soruyorum’ diyordu.

Kitabında Ahit Sandığını dev bir elektrik kondansatörü olduğunu kanıtlamaya çalışıyor, Nazca düzlüğündeki ancak yukarıdan görülebilen devasa çizimleri kozmik ziyaretlerin gerçekleştiği hava limanları olarak anlatıyordu. Daniken’in mağara Özbekistan’da mağara duvarına çizildiğini iddia ettiği Uzaylı-Tanrı resimlerinin daha sonra yakın tarihte bir Fransız derginin benzer konuda yazdığı makalenin illistrasyonu olduğu açığa çıkıyordu. Bir yandan Velikovsky’nin teorisini savunuyor diğer yandan Venüs gezegeninin eski insanlar tarafından tanındığını iddia ediyordu. Konuya ilgi artıkça ve enformasyon çoğaldıkça kendisi de sonraki kitaplarında geri adımlar atıyor, bazen yanıldığını ikrar ediyordu.

Aslında ona ait olduğu iddia edilen teori ilk olarak 1950-60 lı yıllarda Ruslar tarafından tartışılmış, kendinden önce bir çok batılı okültist yazar tarafından ileri sürülmüştü. Raymond W. Drake’ın beş kitaplık Gods and Specemen? serisi bu kitaplar içinde en çok okuyucu bulandı. Pauwels ve Bergier’in ” Büyücülerin Sabahı ” ( Bu kitap Türkiye’de Evrenin Sahipleri ve Almanya’da 3000 yılına Doğru ismi ile yayınlanmıştır) isimli yapıtından hiç bahsetmeyen Daniken tüm dayanaklarını bu kitaptaki teorilerden alıyordu.

Daha sonraları, aynı konuda benzer veya tamamlayıcı başka çalışmalar da yapıldı. Bunlardan bir Alan Alford isimli yazarın çalışmalarıydı ki, önce uzaylıların dünyaya medeniyet getirdiğini iddia eden yazar, daha sonra aynı materyalleri kullanarak eski çağlarda göksel bir felaket yaşandığını medeniyetlerin bundan etkilendiği söylemeye başlamıştır. Daha sonra teorisindeki delikleri fark ederek, gene aynı kaynakları baz alıp bu kez aslında böyle bir göksel afetin hiç bir zaman olmadığını insanın kendi benliğinde var olan korkuları ile bunun yarattığını ve medeniyetini buna göre biçimlendirdiğini ileri sürmeye başladı. Yazar durmadan çark ediyordu.

1994 yılında ” The Orion Mystery ” (Türkçe Tanrıların Evi Orion’da adı ile yayınlanmıştır) adlı ortak çalışmalarında Robert Bauval ve Adrian Gilbert Eski Mısır medeniyeti ve halkının Orion (Avcı) Takımyıldızından gelen ziyaretçilerden ortaya çıktıklarını savunmuşlardır. Gilbert ve Bauval takdir edilecek bir buluş yapmışlardır. Üç büyük piramit Orion Takımyıldızının kemer kısmını oluşturan üç yıldız ile aynı konumda ve oranlı uzaklıkta olduklarını fark etmişlerdir ki, bu fikir Mısır bilimcileri tarafından da kabul görmüştür. Orion teorisi ziyaretçilerin Orion Takım yıldızından geldiğini ve Avcı takım yıldızının bu yüzden tüm insanlığın ortak ilgisini çektiğini iddia etmekteydiler. Erich von Daniken

Antik çağ Mısır halkı Osiris isimli Tanrıyı kutsal sayarlardı. Osiris “Şa” isimli kozmik isimle anılırdı. Mısır dilinde bu Orion Takımyıldızını temsil etmekteydi. Gilbert ve Bauval piramitlerin yüzeyinde garip bir şaft buldular. Bu alanın ölen firavunların ruhlarının yeniden geldikleri Orion takımyıldızı yönüne gönderilmesi için düşünüldüğünü söylediler. Bu görüş dünyanın yörüngesinin değiştiği gerçeği ile çok örtüşmemekte ve farazi bir teori olarak görülmektedir.

Böylece daha yeni yeni Danikenler ortaya çıkmaya devam etti. Tanrıların Arabaları kitabından sonra Daniken yaklaşık 30 kitap daha yazdı ve 60 milyon kopya sattı. O yolculuk yapmaktan, yeni fikirler üretmekten, televizyon programlarında kendi teorilerini görmekten keyif alıyor olmalı.

Hezekiel

2003 yılında onun teorilerine kaynaklık eden obje ve verilerin gösterildiği kendi projesi olan “Mysteries of the World Theme Park – Esrarengizlikler Parkı” hizmete açılmıştır. Bu yaşlı adam kendi teorilerini kanıtlamakta zorlansa bile arkeolojiye katkısı kadar yarattığı sektör ile de takdiri hak etmektedir.

(SAKLI SİTE)

Bir dönemin en önemli bilim-kurgu dizisi Star Trek – Uzay Yolunun renkli kahramanlarından birisi uzuk kulakları ile çocukluk hafızamıza kazınmış Mr. Spock’tır. Mr. Spock Vulkan isimli bir gezegenin sakinlerindendir. Ancak bu Vulkan gezegeni nerededir?

26 mart 1859 günü Fransız doktor ve amatör astronom Lescarbault Güneşe Merkürden daha yakın bir gezegen gözlemlediğini açıkladı. Ona Roma Ateş Tanrısı Vulkan’ın ismini verdi. Gezegenini hareketlerini hesap etti ve bilgiler çağının ünlü astronomu Urbain Le Verrier’e gönderdi. Le Verrier zaten Merkür’ün rotası dışına sapmalarını daha önceden fark etmişti. Vulkan’ ın çekim gücünün buna sebebiyet verdiği fikri ona çok çekici geldi. Le Verrier raporları kontrol etti. Güneşin arkasına yakın siyah küçük bir diski gözlemlemiş diğer astronomların raporları ile karşılaştırdı. Bu bir Güneş lekesi olamazdı, çünkü lekeler daha yavaş hareket etmektedir. Le Verrier böylece doktoru ziyaret etmeye karar verdi.

Astronom Le Verrier

Le Verrier Lescarbault’ un kullandığı teleskopu incelediğinde onun çok kalitesiz, cisimleri olduğundan farklı gösterdiğini gördü. Ancak yine de Onun Güneş sisteminde yeni bir gezegen keşfettiğine inanıyordu. Le Verrier ikinci kalite ekipman ile yaptığı hesaplamalar neticesinde Vulkan Gezegeninin Güneşten 21 milyon kilometre uzaklıkta olduğunu ve güneş etrafındaki yörünge dönüşünü yirmi günde tamamladığını tespit etti. Bir çok astronom gezegeni bulamayınca onunu olmadığına inanıldı. Le Verrier 1860 mart veya nisan aylarında gezegenin güneşin önünden geçerken görülebileceğini söyledi. Ünlü astronom geçişin geceleyin yani güneş görülmez olduğunda gerçekleşeceğini de ilave etti; ancak Dünyanın diğer tarafı gündüz olacaktı ve güneş gözlenebilecekti. 1862 Martında Lummins isimli amatör bir astronom Volkanı gördüğünü açıkladı. Diğerleri ise bunun küçük bir kuyruklu yıldız olduğunu iddia ettiler. Büyük bir komete nazaran küçük bir kuyruklu yıldız zayıf bir gezegen gibi görünebilir. Le Verrier , gezegenin çoğunlukla güneş ışınları içinde kalması sebebiyle görülmediğini söyleyerek tartışmalara bitirdi. Vulkan’ın gözlenmesi için en uygun zamanın güneş tutulması anı olduğunu söyledi. Gökyüzü karardığında güneşe yakın gezegenler daha rahat gözlemlenebilmektedir. En yakın tutulma 22 Mart 1877 yılında olacaktır. Böylece bir çok astronom belirtilen günde gözlerini güneşe odakladıysa da hiçbiri saklanmayı bu kadar seven gezegeni göremedi. Böylece Le Verrier’i savunanlar yeni bir açıklama getirdiler: Vulkan Güneşin ardına saklanmış olmalıydı. Bir yıl sonra Wyoming ve Colorado’dan iki Amerikalı astronom 29 Temmuzda Vulkan’ı bir güneş tutulmasında gözlemlediklerini duyurdular. Kırmızı renkte ve küçük bir gezegen boyutlarında olduğunu açıkladılar. Bu durum Vulkan’ın olduğunu savunanların beklediği haberdi. Fakat karşı çıkanlar, eğer Vulkan gerçekten varsa ve Merkür’ün yörüngesini saptırıyorsa ondan daha büyük olması gerektiğini ve belki de Venüs’ten bile büyük olacağı gerçeğine dikkat çektiler. Bu büyüklükte ve güneşe bu kadar yakın bir gezegen gökyüzündeki en parlak gezegen olmalıydı. Dahası 1891 yılında Vulkan’ı keşfeden Doktor Lescarbault, Leo Takımyıldızında yeni bir yıldız bulduğunu açılamışsa da, daha sonra bunun bir yıldız değil Satürn’ün bizzat kendisi olduğu açığa çıkmamıştı. Konu Einstein’ın meşhur yerçekimi teorisi açıklanana kadar tartışılmaya devam etti. “İzafiye Teorisi” olarak bilinen teori ile güneşe Merkür’den daha yakın bir gezegenin olamayacağı kanıtlanmıştır.

Sci Fi Channel’ın yeni kampanyasındaki afişler herkesin ilgisini çekmekte. İlginç bir fikirle yola çıkan TV kanalı 1950li yılların Uzaylı İşgali Korkusunu yeniden ele almakta; fakat başka bir yönden….

İnsanlar Aramızda Kaçın!

1950li yılların en önemli sloganlarından birisi “Aliens Among Us -Uzaylılar Aramızda” idi. Günümüzde teknolojik alanda ilerleyen insanlar artık uzay için tehlikeli oldu.

NBC Universal Global Networks’un dağıtımını yaptığı Sci Fi Channel (Kurgu-Bilim Kanalı) bu günlerde boardlara yeni afişlerini yükleme kampanyasını devam ettirmekteler.

Ana tema Balık-Adam gibi 1954 yapımı bilim-kurgu filmlerindeki yaratık işgali senaryosunu ters çevirerek yaratıkların dünyasını işgal eden dünyalı insan-varlıklardan bahsederek konunun komikliğini vurgulamak.

İnsanlar Kampanyası İtalyan  Saatchi & Saatchi Milan firması tarafından geliştirildi, Kreatif Direktörlüğünü Agostino Toscana, Sanat Yönetmenliğini Luca Pannese yaptı. Telif hakları  Luca Lorenzini’de ve ressamı ise Mike Koelsch.