‘Bilimsel ve Teknolojik Buluşlar’ Kategorisi için Arşiv

İsrailli arkeologlar, Kudüs’te 10. yüzyıla ait Arapça yazıt buldu.

İsrailli arkeologların Eski Kent’te bulduğu yazıtın mermer bir levhaya kazınmış olduğu, 910 yılına ait yazıtın İslam’ın ilk yüzyıllarındaki Arapça’nın özelliklerini taşıdığını belirtti.

Yazıtın, Kudüs Üniversitesinden Profesör Moşe Şaron’un ve ekibinin Eski Kent’in Yahudi mahallesinde yaptığı kazılarda bulunduğu kaydedildi.

Kazılarda üzerinde Arapça yazıların bulunduğu gaz lambalarının dışında, sikkeler ve Roma dönemine ait camdan bazı eşyalar da bulundu.

Kaynak : (ntvmsnbc)

Tevratta kavimlerin uğradıkları gazaplar için ‘Tanrı’nın Eli Onların Üzerinde Ağır Oldu’ sözü kullanılmaktadır. Nasa Uzayda Tanrı’nın Elin Buldu. Hem de helak olmuş bir yıldızın oluşumunda..

Pulsarlar (Atarcalar) güneşimizden de büyük yıldızların patlamalarından sonra onlardan arta kalan parçaların ortaya çıkardığı göksel oluşumlardır. Bu cisimler kalp gibi attıkları için pulsar (pulsate – kalp atışı) adını almışlardır. Bunlar aynı zamanda kendi eksenlerinde hızla dönmektedirler. Bu dönmeler neticesinde güçlü manyetik alanlar oluşur. Kendi içine çöken yıldızlar öylesi büyük bir yoğunluğa ulaşırlarken ışığı bile bükerler.

Pulsarlar içinde en kendine has özelliği olan PSR B1509-58 isimli atarcadır. Chandra Röntgen Gözlemevi tarafında X ışınları vasıtasıyla alınan yukarıdaki Pulsar görüntüsünde düşük enerjili bölgeler kırmızı, bundan biraz daha yüksek enerjiye sahip bölgeler yeşil ve en yüksek enerjiye sahip bölgeler ise mavi renkte görünmektedir.

Bu Pulsarın ‘Uzaydaki Bir Eli’ hatırlatması sebebiyle NASA tarafında takılan lakabı ‘TANRI’NIN ELİ’ dir.

Fotoğrafta 150 ışık yılı boyunda ve galaksimize 17 bin ışık yılı(17.000×10.trilyon km.) uzaklıktaki göksel oluşum henüz genç bir atarca olarak biliniyor.

İşin en ilginci ise bu görüntü 17.000 yıl öncesine ait. Yani görüntü bize 17 bin yıl geriden geliyor.

http://chandra.harvard.edu/photo/2009/b1509/

İki buçuk futbol sahası büyüklüğündeki Apophis göktaşının Dünya’ya 2036′da çarpma ihtimali 45 binde birden 250 binde bire indi.

Dünya için bir iyi bir de kötü haber. Amerikalı astrofizikçiler, Apophis göktaşının 2036′da Dünya’ya çarpma olasılığının azaldığını belirtirken, aynı göktaşının 2068′de çarpması olasılığının ise arttığını bildirdi.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesinin (NASA) yeni hesaplamalarına ve yayımladığı sonuçlara göre, 2004′te keşfinden bu yana kamouoyunda büyük ilgi toplayan 2,5 futbol sahası büyüklüğündeki Apophis göktaşının 2036′da Dünya’ya çarpması olasılığı iyice azaldı.

NASA’nın California Pasadena’daki Jet Motorları Laboratuvarından Steve Chesley ve Palu Chodas’ın yeni teknikler ve veriler temelinde yaptıkları hesaplamalara göre, 2036′da göktaşının Dünya ile çarpışması olasılığı 45 binde birden, 250 binde bire indi.

Çalışmalarını bugün Porto Riko’da yapılacak Amerikan Astronomi Birliği toplantısında sunacak olan astrofizikçiler, Apophis’in Dünya’ya 2029′da çarpması olasılığını yüzde 2,7 olarak hesaplamış, ancak daha sonraki hesaplamalar o yılda bir çarpışmanın olanak dışı olduğunu göstermişti. Buna karşın, göktaşı 13 Nisan 2029′da Dünya’dan sadece 22 bin 208 km uzaktan geçecek.

Bunun daha önce modern zamanlarda gözlemlenmediği ve bu uzaklığın iletişim ve meteoroloji uydularından biraz daha yakın olduğu belirtiliyor. Apophis’in 2068′de Dünya’ya çarpması olasılığı konusunda henüz bir veri açıklanmadı.

Apophis’in yörüngesiyle ilgili son hesaplamaların büyük bölümü, Hawaii Üniversitesi Astoronomi Enstitüsünden gökbilimci Dave Tholen ve ekibi tarafından yapılan gözlemler ışığında hayata geçirildi.

Yüzyılın deneyine ilişkin yeni ve en orijinal komplo teorisine göre, Higgs parçacığı “zaman içinde geriye doğru etki ederek kendi üretimini engelliyor”.

İnsanlık tarihinin en önemli deneylerinden biri kabul edilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) ile ilgili ‘komplo’ teorilerine bir yenisi eklendi. İki fizikçi, yazdıkları makalede, çarpıştırma sonucu ortaya çıkması beklenen Higgs parçacığının “zamanda geriye doğru bir etki yaratarak” kendisinin üretimini engellediğini savundu.

Kopenhag’daki Niels Bohr Enstitüsü uzmanı Holger Bech Nielsen ile Kyoto’daki Yukawa Fizik Teorisi Enstitüsü’nden Masao Ninomiya’ya göre, CERN’deki deneyde geçen yıl meydana gelen arızanın da aslında üretilen Higgs parçacığının ‘zaman boyutu içinde geriye doğru bir etki yaratarak kendi üretimini engellemesinden kaynaklandı”.

İki fizikçinin yazdığı makalede, “Higgs parçacığı yaratmak için girişilen deneylerin hep başarısızlıkla sonuçlanacağı, çünkü parçacığın zamanda geriye doğru kendi üretimini engelleyici bir etkisi olacağı savunuldu. Makalede ayrıca milyarlarca dolar harcandıktan sonra iptal edilen ABD’deki Superconducting Supercollider çarpıştırıcısının da aynı nedenle rafa kaldırıldığı iddia edildi.

Dr. Nielsen, Amerikan New York Times gazetesine yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Higgs üreten makinelerin şansı hep kötü olacak gibi görünüyor. Daha da ileri giderek, burada bir “Tanrı modeli” ile karşı karşıya olduğumuzu bile söyleyebiliriz. O kadar ki o “Tanrı-vari davranış” Higgs’i engellemeye çalışıyor”.

UZAY KADAR SOĞUK
Öte yandan geçen yıl arızalandıktan sonra bakım geçiren LHC’deki sekiz dev mıknatısın ‘mutlak sıfır’a kadar soğutma işlemi tamamlandı. Geçen yıl meydana gelen arızadan sonra bakıma alınan LHC’nin sekiz sektörü de Aralık’ta gerçekleştirilmesi beklenen çarpıştırma için gereken -271 santigrad dereceye kadar soğutuldu.

Fransa-İsviçre sınırında yerin altında kurulu olan ve Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu (CERN) tarafından işletilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’yla evrenin başlangıcındaki Büyük Patlama’yı izleyen saniyenin trilyonda biri sürede ortaya çıktığı düşünülen Higgs parçacığı aranacak.

LHC’nin 27km uzunluğundaki dairesel tünelinde zıt yönde gönderilecek olan iki proton ışını, ışık hızına yakın bir hızda birbiriyle çarpıştığında ortaya çıkacak parçacıklar tünelin değişik yerlerindeki sensörlerce izlenerek analiz edilecek. Bu parçacıklar arasında evrenin oluşumundaki Büyük Patlama’da açığa çıkan ve ‘Tanrı Parçacığı’ da denilen Higgs parçacığı da aranacak.

Protonların tünelde yol alışını kontrol eden sekiz ‘süperiletken’ dev mıknatısın bu işi başarması için mutlak sıfır denilen -273.15 santigrad dereceye çok yakın bir sıcaklığa kadar soğutulması gerekiyor. Bu sıcaklık derecesi, uzayın en ücra köşelerinde ölçülenden (-270oC) bile düşük.

Geçtiğimiz yıl yapılması planlanan çarpıştırma deneyi, 19 Eylül 2008’de tüneldeki mıknatıslarda meydana gelen arıza nedeniyle durdurulmuştu. LHC tüneline sıvı helyum sızmasına neden olan arızanın giderilmesi ve mıknatısların tamiri için hızlandırıcının yeniden normal sıcaklıklara kadar ısıtılması gerekti.

Arkeolog iki kardeş, 2 bin 500 yıllık büyük bir buluşa imza attıklarını öne sürdü.

Kambises'in Ordusu Çölde Kayboluyor

Yabancı basın organlarında yer alan haberlere göre, Angelo ve Alfredo Castiglioni, 2 bin 500 yıl önce Batı Mısır çöllerinde yok olduğu iddia edilen Pers Kralı II. Kambises ve 50 bin kişilik ordusunun kalıntılarına ulaştıklarını açıkladı.

Ayrıca yüzlerce bronz silah, bileklik ve sayısız insan kemikleri bulunduğu bildirildi. Bu açıklama, arkeoloji dünyasında büyük bir tartışma başlattı.

Böylelikle Milattan Önce (M.Ö.) 525 senesinde Sahra çölünde yaşanan korkunç toz fırtınasında kaybolan orduyla ilgili efsanenin gerçekliği tartışmaya açılmış oldu.

Bu müthiş buluşa imza atan ekipte yer alan Lecce Üniversitesi öğretim üyesi Dario Del Bufalo, “Dünya tarihinde ilk kez Yunanlı tarihçi Heredot tarafından anlatılan bir olaya ait kanıtlar bulmuş bulunuyoruz” dedi.

Kayıp Pers Ordusu

ARAŞTIRMA 13 YIL ÖNCE BAŞLADI

Dünyanın ilk tarihçisi olarak kabul edilen Heredot, Büyük Kiros’un oğlu Kambises’in, hakimiyetini kabul etmeyen Mısır’ın üzerine 50 bin kişilik ordusu ile harekete geçtiğini yazmıştı.

Heredot’a göre, Kambises ve ordusu, çölde yedi gün ilerledikten sonra bugün araştırmacıların El-Kharga dedikleri vahaya ulaştı ve burayı geçmelerinin ardından ortadan kayboldu.

Castiglioni kardeşler, 20 sene önce de Berenike Panchrysos adındaki antik Mısır kentini keşfederek ün kazanmışlardı. İki arkeolog, Kambises ve ordusunun peşine ise 13 sene önce başladı. (Hürriyet)

Hiç merak ettiniz mi? Gece uzaydan dünyamız nasıl görülmektedir? Cevabı ders vericidir; Gece uzaydan dünyaya bakan bir insana, sanayisi ve ekonomisi gelişkin ülkelerin ancak kendilerini gösterebilecekleridir?

Gece Dünyanın Uzaydan görünüşü

Aşağıda Türkiyenin bulunduğu bölgenin büyütülmüş hali vardır. Şehir ışıklarının çokluğu gelişkinlik seviyesini mi göstermektedir, yoksa kaçak kullanılan elektriği  mi?

Türkiye'nin Gece Uzaydan Görünüşü

Resmi tıklayarak büyütün.

Simya ve Türk Bilim Adamları

Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı.

Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor.

Harry Potter serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür.

Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin’de. Antik Yunan’da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taşf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı.

Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.

Yapay evrimle gerçek altın

(daha&helliip;)

Olay 1912 senesinde Fransa’nın başkentinde geçer. Kendi çapında bir mucit olan Fransız Franz Reichelt üzerine geçirdiği bir elbise ile Eyfel kulesine çıkar.

Fransız mucidin amacı kendi geliştirdiği modern paraşütleri andırır bu elbise ile kuleden aşağıya atlayarak şöhret olmaktır. Gazeteciler hazır ve heyecanlıdır. Franz ülkesinin ilk Hazerfen Ahmet Çelebesi ünvanını almayı aklına koymuştur.

O dönemlerde Fransa’da Türk hayranlığı hat safhada olduğundan Fransız bıyıklarını Koca Yusuf modelinde bırakmış ve kafasına  Anadolu köylülerinin kullandığı keplerden takmış, şalvarlı olarak sahneye çıkar.

Önce medyaya elbisesini tanıtır. Özelliklerini anlatır. Daha sonra kulenin 60 metre yükseklikteki ilk ayağına çıkar ve bir sandalye ile korkulukların üzerine ayak atar. İlkin elbisesiyle antreman yapar. Aşağıya atlamak için kendini hazırlar. Bir ara aşağıya bakar. Tereddüt dolu bir an yaşar. Yanındakinin gaz vermesi ile cesaretini toplar. Sonra kollarını açarak elbise ile aşağıya kendini atar. Daha sonra…..

Sonrası videoda. Buyrun seyredelim.

Çip İçindeki Tevratı

En az 300 bin kelimeden oluşan eski ahit metni 2008 yılının başına doğru İsrailli teknisyenler tarafından topluiğne başı büyüklüğünde bir çipin içine yerleştirilerek yılbaşı sürprizi olarak nanoteknolojilerle ilgilenen gençlerin ilgisine sunuldu.

Hayfa’da bulunan İsrail Teknoloji Enstitüsü Technion’da bulunan nanoteknoloji uzmanları, Tevrat’ın 300 bin kelimelik tüm içeriğini 0,5 milimetre kare alan kaplayan bir silikon mikroçip üzerine kaydetmeyi başardı.
11 Mayıs’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in Papa 16. Benedict’i ziyareti sırasında hediye edilecek mikroskobik boyuttaki Tevrat, bir kum tanesi büyüklüğünde ve ancak mikroskop yardımıyla okunabiliyor.
Şu anda dünyadaki en küçük Tevrat olarak nitelendirilen silikon partikül, bu ünvanı daha önce 2,8 x 3,4 x 1 santimetre boyutundaki Tevrat kopyasının elinden aldı.
Üniversitenin eğitim programlarının bilim danışmanı Ohad Zohar, mikroskobik Tevrat’ın 300 bin kelimeden oluşan kopyasının bir saat içinde silikon yüzeye yazıldığını ifade etti.
Zohar, kullanılan yöntemi galyum iyonları adı verilen minik partiküllerin silikon yüzeye çarptırılması sonucu yüzeyde iz bırakması olarak tanımladı. Bilim adamı, yöntemi bir çekiç ile taş tablet üzerine kazınmaya benzer bir metot olarak açıkladı.

Aslında Hz. İsa’yı mesih olarak kabul etmeyen ve yılbaşını dini gün olarak kutlamayan yahudiler için bu buluşun yılbaşına yakın açıklanmasının hiç bir ironisi bulunmamaktadır.