Simya – Giriş

Yayınlandı: 16 Eki 2009 / Büyü ve Büyücülük, Simya

Aşağıda ilgiye bağlı olarak devam edecek ve muhtemelen simya sanatı ile ilgili en kapsamlı türkçe yazı dizisininin nacizane giriş kısmını okuyacaksınız. Bu yazı dizisi oldukça kalın bir kitabi çalışmanın çok yalın özetidir. Bu konuya ilişkin o kadar az türkçe kaynak vardır ki, bu aciz çalışma bile iddialı olabilmektedir.

Bazılarına göre Simya eski çağların kimyası giyisisindedir. Bu görüşte olanlar genellikle tarihte simyadan kimya bilimine doğru bir gelişme olduğuna inanamaktadırlar. Simyayı basit metallerin soy metallere, yani özetle kurşununun altına çevrilmesi olarak düşünürler.

Simyacı denildiğinde ilk akla gelen kasvetli bir ortaçağ mekanında büyük tencereler ve imbiklerin yanında oturup elinde eski bir kitaptaki bir formülü uygulamaya çalışan bilge kişi akla gelir. Aslında onun bu duruşu herhangi bir çağda yaşamış bir bilim adamından çok saplantılı bir büyücüyü anımsatır.

Simya gerçekten de kimyaya benzemez: Aralarında gerek düşünce ve gerekse uygulama farklılıkları vardır:

Örneğin kimyager müsbet bilimlere önem verir onun uygulamalarında madde dışında bir gerçek yoktur. Oysa simyacı sadece madde ile uğraşmaz. O uygulamasını yaparken dua eder, Tanrısına başarılı olmak için yalvarır ve takdime sunar. O kimyagerden farklı olarak maddenin kendisi ile değil özüyle ve daha da içerisi ile ilgilidir. Kimyager için maddenin en küçük hali atomlardan oluşurken, simyacı için maddenin en içrek hali onun ruhudur.

Kimyager için madde ölüdür. Oysa simyacı için madde yaşayan bir varlıktır. Onun yaşayışı tabiatı ile ilgidir. Günümüzde hala bazı simya tabirlerini kullanmaya devam ederiz. Örneğin kezzap için tuz-ruhu dememiz onun ile simyacılar arasındaki ciddi bağdan kaynaklanmaktadır. İspirto’nun anlamı “Ruh” kelimesidir. İngilizceki Spirit-Ruh günümüzde ispirto olarak kullanılmaya devam edilmektedir.

John Dee'ye ait Siğil çalışması

Kimyacı için madde yaşlandıkça değer kaybederken, Simyacı için yaşlanan maddenin en olgun hali altındır ki, bu maddenin ulaşabileceği en yüksek seviyedir. Tüm maddeler altın olmak ister. Bu aynen tüm insanların ölümle birlikte Tanrısallaşması, ilahi bir mekana gitmesi gibidir. Altın ilahi bir nesnedir ve insanın benliğinde önemli bir yere sahiptir.

Şimdi kendinize sorun bakalım altın neden en değerli madendir. İnsan niye diğer madenlerden farklı olarak altına değer vermektedir?

Bunu ekonomistlere ve bir kısım iktisatçılara sorarsanız size herkes tarafından genel kabul gören ve pek de irdelenmeyen bir cevap verirler; “Altın çok değerlidir çünkü o tabiatta ender bulunur”. Şmdi çevrenize bakınız. Milyonlarca ton altının kuyumcularda, banka kasalarında ve insanları üzerlerinde taşınıp saklandığını alınıp satıldığını gözünüzün önüne getirin. Altın pek öyle tabiatta ender bulunan bir cevher değildir. Elması değerli kılan onun ender bulunması değil, kendine has ışıltısıdır. Altın sarısı ve parlaklığı da insan ruhunda ayrı bir yere sahiptir.

Yani altın insan ruhunun bir parçasını oluşturur. Şöyle anlatırsam daha kolay anlaşılacaktır. Tüm Dünya Altın ile kaplı olsaydı ve herşey altından yapılı olsaydı; daha sonra insanlık Mars’da bir külçe altın olduğunu duysaydı, ne yapıp eder oraya ulaşmaya o altını da kendi varlığına katmaya çalışırdı…

Simyacı ile kimyager arasında en önemli düşünce farklılıklarından biri de kimyacının gelişimi ileri simyacının geriye doğru olmasıdır. Yani kimya bilmi yıllar ilerledikçe daha gelişirken, simyacı için en eski olan en çok şey bilendir. Sanatçı (simyager), eski eserleri toplamaya çalışır. Ona göre sanatın(simyanın) asıl prensipleri ve formülleri eskinin kaybolmuş bilgileridir. O bilgisinin kaynağı olarak kendini Flamel, Aristo, Cabir ve Hermes’e(Mısır Tanrısı Thot) bağlı hisseder. Bilgi zaman içinde unutularak yozlaşmıştır. En eski olan en doğru olandır.

Yüzyıllarca bilim adamları elementlerin sabit ve değişmez olduğunu düşünmüşlerdir. Ortaçağdan sonra gelişen bu ekol kendinden önceki simya çalışmalarını safsata ve cahillik olarak görüp öyle göstermişlerdir. Bu yüzden de alşemistler(simyacılar) hep hayalperest, hastalıklı beyinleri olan insanlar olarak gösterilmişlerdir. ama 1919 yılında İngiliz Fizikçi Rutherford’un helyumla nitrojeni patlatıp oksijen ve hidrojen elde etmesi ile simyacıların haklılığı ortaya çıkacaktır.

Simyacının, simya bilgisinin cahil ellerde bir yıkıma dönüşeceği, maddenin dönüşümü sırasında kontrol edilmesi zor bir enerjinin açığa çıkacağı düşüncesi yıllarca bilim adamlarını güldürürken Hiroşima ve Nagazakiye atılan atom bombaları, bu gülümsemeleri suratta donan bir burukluğa çevirecektir.

Simyacının bir elementi diğerine çevirmek için verdiği mücadelede harcadığı güç ve para gözününde tutulursa bu hırs ve bu hırsı besleyen kaynağın ne olduğu her zaman bir merak konusu olacaktır. Tek işi altın üretmeye çalışmak olduğunu düşündüğümüz bu insanlar geçimlerini nasıl sağlıyorlardı ve onların bu arzularını diri tutan hangi ilhamdı.

Elle tutulur sonuçlar elde edilmeksizin sahte bir umudun peşinde insanlık tarihinde Cabir, Agricola, Newton gibi dahi devlerin boşuna debelendiklerini söyleme aslında kimin haddinedir! Bir kısım bilim adamlarını alaycı edaları ile küçümsenen simya ilmi insanlık tarihinden çıkarılsaydı belki bugün hala mağara devri ve en fazla ortaçağ hayatı yaşıyor olacaktık.

Elbetteki tüm simyacılar süper bilim adamları, alanında uzman kimseler değildiler. Şarlatanlar, hayalperestler, deliler ve dolandırıcıların kendini göstermekten geri kalmadıkları bu uğraşıda çok az sayıda saygın kimse bulunmaktaydı. Simyacı ile ilgili olarak eskiden hep şu öykü anlatılmaktaydı:

Bir gün kasabaya garip bir adam gelerek kendinin simyacı olduğu, herşeyi altına çevirmeyi bildiğini ve bunu kanıtlayabileceğini söyler. İnsanlar onun bu iddiasını önemser ve onu evlerine davet ederler. Bu garip yabancı zengin bir tüccarın evine gider ve onun konukları önünde gösterisine başlar. Önce değer ifade etmeyen ve altına çevrilmesini istedikleri kumaş, bez gibi malzemeyi ortaya yıkmalarını söyler. Meraklı izleyiciler dediğini yaparlar. Daha sonra evde bulunan değerli esyaları getirip kendine vermelerini ister. Bu eşyalar sayesinde diğerlerininin değerini arttıracağını onları altın ve müchevere dönüştüreceğini anlatır. Misafirini dediğin yapılır. Adam eline değerli eşyaları alır ve değersizlerin üzerine üzerinden çıkardığı bir sıvıyı boşaltır. ortalığı yoğun bir duman kaplar…”

Sonra ne mi olur?

Duman dağılınca yabancının ziynet eşyaları ile birlikte ortadan kaybolduğu anlaşılır. İşte simyacı çoğu kez bu öykü ile bilinirdi.

Gerçek böyle midir? Bu kadar basit midir. Hayır. Ancak bu simyanın öyküsü yukarıda anlattığımız hikayeden çok daha eğlenceli bir maceradır.

Reklamlar
yorum
  1. can dedi ki:

    simya ne kadar konusulursa konusulsun sır olarak kalacaktır cunkı dunyaya verecegı zararlar coktur arastırmanız bnce bosuna arastırmaktan cok uygulama gerektırır.

  2. izole dedi ki:

    yazıda kendi açımdan yanlış bulduğum bişeyi söylemeden edemicem. altını bu kadar değerli yapan şey altının parıtısı değildir.insanların kendisidir.onların gösteriş düşkünlüğüdür.eğer altın sadece parıltısından dolayı değerli olsaydı altın renginde ve parlak olan herşey çok pahalı ve seçkin olurdu.örneğin bir elbise alıyorsunuz altın renginde ve ışıltılı.aynı elbisenin siyah rengi neden aynı fiyatta. altın doğada fazla demiş yazıda fakat eskiden altın kaynaklarına ulaşmak bu kadar kolay ve cıkarmak bu kadar basit değildi.ve zenginler altını aldıklarıda bunu etrafa gösterip hava atmaktan hç çekinmediler.böylece altın değerin ve paranın ta kendisi oldu. şimdi parası olan herkes altın bulabılır evet bulmak işlemek cok kolay.ama bu asırlardır gelen değer yargısı kolay bulunduğu için değişmedi. eger eskiden kumu bulmak çıkartmak onu işlemek bu kadar zor olsaydı.kum değerli olcaktı.ya da a veya b maddesi.hç farketmiyor yani

  3. SALIH dedi ki:

    bana göre simya tam bir aldatmacadır…eskiden altını cok olan insanların bunu bir şekilde ruhani birşeye bağlayıp insanların nefret ve saldırılarından bi nebze kendilerini korumak için atılmış bir yalandır….

  4. cupakavra dedi ki:

    Gizemli olayları araştırıyorum.
    İnternette bu konularda çok sayıda yazı var ve büyük kısmı bu siteden kopyala-yapıştır olmuş.
    Geçen bir site gördüm. Adamlar Saklı Siteyi çalmamışlar, hortumlamışlar.Bir de utanmadan kendi adını altına yazmış. Sanki kopyalayınca bir emek vermiş gibi…
    Site yöneticisi haberin olsun.

  5. ersan_heman dedi ki:

    Seinin devamı niye gelmedi?

    İnternette bu konu ile ilgili o kadar az ve tekrar eden Türkçe kaynak var ki.

    Bu projeyi yarım bırakmamamlıydın dostum.

    Anlatmdaki akıcılık da oldukça hoştu. Keşke devamı olsa dedirtiyor, ama tahminim konuyu yazmaktan vazgeçip kendine saklamaya karar verdin.

  6. montak dedi ki:

    Yazınındevamı niye gelmedi.
    Ayrıca Türk simyacılarla ilgili bir şeyler yazacağım demiştiniz, ne oldu.
    Lütfen diziyi tamamlayın.

  7. ketbuğa noyan dedi ki:

    harika bir site bulduğuma o kadar sevindim ki anlatamam!!!

  8. bilimkadını dedi ki:

    bu konularla ilgili yanıtlayamadığım çok sorularım vardı sağolun

  9. Ertuğrul dedi ki:

    Merak ettiğim bir konu. Paylaşım için teşekkür ederim. Yazının devamını merakla bekliyorum.

  10. cem dedi ki:

    guzel:d

  11. erkol dedi ki:

    Sayın Gizli Bilgi

    Her zaman olduğu gibi değerli bilgilerinizle katkıda bulunmanıza sevindim.

    Yazıların altına konu ile ilgisi olan arkadaşların görüş ve bilgilerini eklemesi interneti diğer tüm medya araçlarından ayıran ve ona ulaşılması imkansız bir avantaj sağlayan özelliktir.

    Ancak simyanın Doğulu olduğu şeklindeki açıklamanıza maalesef kısmen katılamıyorum.

    Yazı dizisinin ilerki bölümlerinde anlatacağım gibi simya Dünyanın her yerinde, tüm büyük medeniyetlerde aynı anda ortaya çıkmış ve benzer şekilde gelişmiş bir bilim dalıdır. Onun bu özelliği Eduard Bertholet, Alexander von Bernus gibi simya konusunda uzmanlaşmış bilim tarihçilerini bile şaşırtmaktadır.

    Öte yandan Doğulu motifler göstermesi yönünde çok haklısın. Avrupa’nın diğer medeniyetlere göre yeni olması sebebiyle simya alanındaki gelişmesi geridir. Ancak büyük sanatı müsbet bilimlerle birleştirme de Avrupaya nasip olmuştur.

    Simyanın tüm medeniyetlerde aynı anda ortaya çıkması ve birbirinden habersiz ancak paralel gelişmesi, onun insanın kendisi ile ayrılmaz bütün olmasından ve insanın genlerine işlenmiş olmasından kaynaklandığına inanmaktayım.

    Zaten eğer yazı dizisini başladığım hevesle bitirebilirsem, özellikle dinler tarihinde bize garip gelen bir çok anlatının aslında simyasallığı ortaya çıkacaktır.

    Bu, aynen Mircae Eliade’ın Babil ve Sümer Simyası ile ilgili yazdıklarının önceleri alaycı karşılanması, daha sonra bu anlatıların gerçek olduğunun anlaşılmasına ve bilim klasikleri arasına alınmasına rağmen, bu çalışmaların üzerine birşeyler ekleyebilecek bir zekanın henüz ortaya çıkmaması sebebiyle sahipsiz kalması gibidir.

    Gizli Bilgi yorumlarını ve katkılarını bekliyorum. Tabii diğer bilgili arkadaşların da…

    Saygılarımla

  12. gizli bilgi dedi ki:

    yazının devamını merakla bekliyorum. Bu arada giriş bölümüne küçük bir katkı olarak şunları söyleyeyim. Simya her ne kadar avrupalı görünsede aslında tamamen doğu kökenli bir konudur. Bir tür felsefe, inanç yada tasavvuf ilimi olarak görülebilir. Temelinde vahdet-i vucud yada kuant fiziği yani madde ve mananın bütünleştiği uzun bir yaşam arayışından kaynaklananır.
    Artephius (doğum 1. yy -ölüm 12.yy) uzun yaşamın sırrı kitabını yazmış ve kitabında 1000 yaşında olduğunu ve geçen bu süre boyunca insanın flozoflara bakarak kusursuzluğa ulaşamadığınıda itiraf etmiştir. Kendisi arap kökenli olup, uzun yaşamı boyunca tiyanalı apollianus ve orpheus olarak yaşadığını iddia edenler olmuştur. Roger Bacon a simya öğretmiştir.
    Avrupalılar simyayı keşfetmemiş, doğuda zaten var olanı getirmişlerdir. ilk simyacı Hermes kabul edilir. Bunun dışında El Farabi, Geber (diğer adı Ebu Musa Dijfar El Musa), Jabir, Adfar gibi çok sayıda arap alimden simyayı öğrenmişlerdir.

  13. erkol dedi ki:

    Emrah kardeşim,

    Siteyi takip etmene sevindim. Daha önce de yorum yazmıştın.

    ilgilenen tek kişi olsa bile siteye bir şeyler yazmaya çalışıyorum (gerçi site günde ortalama 300 ziyaretçiyi ağırlıyor)

    yazıların okunmasından sonra bırakılan yorumların yazının değerini arttırdığına inanıyorum

    bu yazı dizisini elimden geldiğince sürdürmeye çalışacağım. Türkiye’de konuya gizli bir ilgi olduğunu çok iyi bilenlerdenim.

    saygılarımla

  14. dont touch me dedi ki:

    Çok merak ettiğim bir konuydu.Devamını heycanla bekliyor olacağım.Ayrıca bu çalışma için teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s