‘Bilimin Sırları’ Kategorisi için Arşiv

Tevratta kavimlerin uğradıkları gazaplar için ‘Tanrı’nın Eli Onların Üzerinde Ağır Oldu’ sözü kullanılmaktadır. Nasa Uzayda Tanrı’nın Elin Buldu. Hem de helak olmuş bir yıldızın oluşumunda..

Pulsarlar (Atarcalar) güneşimizden de büyük yıldızların patlamalarından sonra onlardan arta kalan parçaların ortaya çıkardığı göksel oluşumlardır. Bu cisimler kalp gibi attıkları için pulsar (pulsate – kalp atışı) adını almışlardır. Bunlar aynı zamanda kendi eksenlerinde hızla dönmektedirler. Bu dönmeler neticesinde güçlü manyetik alanlar oluşur. Kendi içine çöken yıldızlar öylesi büyük bir yoğunluğa ulaşırlarken ışığı bile bükerler.

Pulsarlar içinde en kendine has özelliği olan PSR B1509-58 isimli atarcadır. Chandra Röntgen Gözlemevi tarafında X ışınları vasıtasıyla alınan yukarıdaki Pulsar görüntüsünde düşük enerjili bölgeler kırmızı, bundan biraz daha yüksek enerjiye sahip bölgeler yeşil ve en yüksek enerjiye sahip bölgeler ise mavi renkte görünmektedir.

Bu Pulsarın ‘Uzaydaki Bir Eli’ hatırlatması sebebiyle NASA tarafında takılan lakabı ‘TANRI’NIN ELİ’ dir.

Fotoğrafta 150 ışık yılı boyunda ve galaksimize 17 bin ışık yılı(17.000×10.trilyon km.) uzaklıktaki göksel oluşum henüz genç bir atarca olarak biliniyor.

İşin en ilginci ise bu görüntü 17.000 yıl öncesine ait. Yani görüntü bize 17 bin yıl geriden geliyor.

http://chandra.harvard.edu/photo/2009/b1509/

Reklamlar

Geçtiğimiz aylarda gazetelerin internet sayfalarında şöyle bir haber vardı: Prehistorik çağdan bu yana çok az evrimleşen coelacanth türü balığa Endonezya kıyılarında rastlandı.

Japon bilim insanları, yaşayan fosil olarak bilinen ve çok nadir rastlanan ‘coelacanth’ türü balığın fotoğrafını çekmeyi başardı. Kısa süre önce doğduğu sanılan balığa Endonezya’nın Sulawesi Adası kıyılarında 528 metre derinlikte rastlandı.Fukushima Aquamarine araştırma kuruluşunda görevli Masamitsu Iwata, boyu 32 cm civarında olduğu belirlenen genç coelacanth’ın yaklaşık 20 dakika boyunca görüntülendiğini açıkladı. Çekilen görüntülerin balığın yaşam alanı hakkında yeni bilgiler kazandıracağı düşünülüyor.

Neredeyse hiç görülmediği için zaman zaman soyunun tükendiği sanılan balığı önemli kolan özellik, prehistorik çağdan bu yana çok az evrim geçirmiş olması. Daha önce coelacanth’lara ait fosiller bulunmuş, 1938 yılına kadar da soyu tükenen prehistorik bir tür olduğuna inanılmıştı. O yıl Afrika’nın güney kıyılarında canlı bir coelacanth’a rastlanması, bilhassa evrimbilimciler arasında büyük heyecan yaratmıştı.

Haberdeki dejenformasyonlar şunlardı:

1- Bu balık pek de nadir görülen bir hayvan değildi ve varlığı uzun süredir bilinmekteydi.

2- Az evrim geçirdiği şeklindeki açıklama tamamen yalandı, çünkü hiç evrim geçirmediği ve fosil balıklarla aynı morfolojik yapıya sahip olduğu da iyi bilinmek teydi.

3-  ‘canlı bir coelacanth’a rastlanması, bilhassa evrimbilimciler arasında büyük heyecan yaratmıştı’ tamamen çarpıtma bir kelimeydi; çünkü bir çok evrim savunucusu bu hayvanın adını bile ağızlarına almak istemezler. Bu balığın varlığı görmezlikten gelmeyi tercih ederler. Haberdeki kelime ‘canlı bir coelacanth’a rastlanması, bilhassa evrimbilimciler arasında büyük tedirginlik ve rahatsızlık yaratmıştı‘ olmalıydı.

Yüzyılın deneyine ilişkin yeni ve en orijinal komplo teorisine göre, Higgs parçacığı “zaman içinde geriye doğru etki ederek kendi üretimini engelliyor”.

İnsanlık tarihinin en önemli deneylerinden biri kabul edilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) ile ilgili ‘komplo’ teorilerine bir yenisi eklendi. İki fizikçi, yazdıkları makalede, çarpıştırma sonucu ortaya çıkması beklenen Higgs parçacığının “zamanda geriye doğru bir etki yaratarak” kendisinin üretimini engellediğini savundu.

Kopenhag’daki Niels Bohr Enstitüsü uzmanı Holger Bech Nielsen ile Kyoto’daki Yukawa Fizik Teorisi Enstitüsü’nden Masao Ninomiya’ya göre, CERN’deki deneyde geçen yıl meydana gelen arızanın da aslında üretilen Higgs parçacığının ‘zaman boyutu içinde geriye doğru bir etki yaratarak kendi üretimini engellemesinden kaynaklandı”.

İki fizikçinin yazdığı makalede, “Higgs parçacığı yaratmak için girişilen deneylerin hep başarısızlıkla sonuçlanacağı, çünkü parçacığın zamanda geriye doğru kendi üretimini engelleyici bir etkisi olacağı savunuldu. Makalede ayrıca milyarlarca dolar harcandıktan sonra iptal edilen ABD’deki Superconducting Supercollider çarpıştırıcısının da aynı nedenle rafa kaldırıldığı iddia edildi.

Dr. Nielsen, Amerikan New York Times gazetesine yaptığı açıklamada şöyle dedi: “Higgs üreten makinelerin şansı hep kötü olacak gibi görünüyor. Daha da ileri giderek, burada bir “Tanrı modeli” ile karşı karşıya olduğumuzu bile söyleyebiliriz. O kadar ki o “Tanrı-vari davranış” Higgs’i engellemeye çalışıyor”.

UZAY KADAR SOĞUK
Öte yandan geçen yıl arızalandıktan sonra bakım geçiren LHC’deki sekiz dev mıknatısın ‘mutlak sıfır’a kadar soğutma işlemi tamamlandı. Geçen yıl meydana gelen arızadan sonra bakıma alınan LHC’nin sekiz sektörü de Aralık’ta gerçekleştirilmesi beklenen çarpıştırma için gereken -271 santigrad dereceye kadar soğutuldu.

Fransa-İsviçre sınırında yerin altında kurulu olan ve Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu (CERN) tarafından işletilen Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’yla evrenin başlangıcındaki Büyük Patlama’yı izleyen saniyenin trilyonda biri sürede ortaya çıktığı düşünülen Higgs parçacığı aranacak.

LHC’nin 27km uzunluğundaki dairesel tünelinde zıt yönde gönderilecek olan iki proton ışını, ışık hızına yakın bir hızda birbiriyle çarpıştığında ortaya çıkacak parçacıklar tünelin değişik yerlerindeki sensörlerce izlenerek analiz edilecek. Bu parçacıklar arasında evrenin oluşumundaki Büyük Patlama’da açığa çıkan ve ‘Tanrı Parçacığı’ da denilen Higgs parçacığı da aranacak.

Protonların tünelde yol alışını kontrol eden sekiz ‘süperiletken’ dev mıknatısın bu işi başarması için mutlak sıfır denilen -273.15 santigrad dereceye çok yakın bir sıcaklığa kadar soğutulması gerekiyor. Bu sıcaklık derecesi, uzayın en ücra köşelerinde ölçülenden (-270oC) bile düşük.

Geçtiğimiz yıl yapılması planlanan çarpıştırma deneyi, 19 Eylül 2008’de tüneldeki mıknatıslarda meydana gelen arıza nedeniyle durdurulmuştu. LHC tüneline sıvı helyum sızmasına neden olan arızanın giderilmesi ve mıknatısların tamiri için hızlandırıcının yeniden normal sıcaklıklara kadar ısıtılması gerekti.

30 Haziran 1908 günü muazzam büyüklükteki bir ateş topu Sibirya semalarında belirerek yere çarptı ve bin Hiroşima Atom Bombasına eşdeğer bir patlama gerçekleşti. Patlama neticesinde meydana gelen ısı binlerce geyiği öldürdü ve yüzlerce kilometrelik bir alan orman yangınları ile kavruldu. İngiliz gazetelerine göre patlamadan sonraki birkaç gün içinde Batı Avrupa’da bulunan insanlar bile gökyüzü kaplayan turuncu parıltı ile hiç ışık yakmadan geceleyin gazetelerini okuyabilmekteydiler.

Tunguska'daki Patlama

Patlama büyük bir yanardağ infilakını hatırlattıysa da ortada böyle bir yanardağı yoktu. Batının elinde olan tek şey Tunguska yöresinde orta şiddette bir depremin gerçekleşmiş olduğuna dair sismograf kayıtlarıydı. Bilim adamları olayı merak ediyor ancak hiç biri dünyanın öte ucunda bulunan ve henüz ayak basılmamış bataklık bölgeye gitmeye cesaret edemiyorlardı. Patlamadan ancak 19 yıl sora bölgeye gidilebildi ve dizi dizi yere yatmış ağaçlarını gördüklerinde patlamanın şiddeti karşısında dehşete kapıldılar. Önce bunun bir meteor taşı olduğunu düşünerek göktaşı parçaları aramaya koyuldular. Ancak sonuç umutsuzdu.

Çevre köylülerle konuştuklarında köylüler onlara akan bir yıldızdan bahsedeceklerdi. Yıldız kaymasının ardından büyük patlama gerçekleşmiş ve gürültü etkisiyle bir çoğu sağa sola savrulmuşlardı. Bilim adamları yanmış ve yatmış on binlerce ağaçtan başka bir görüntü elde edemediler.

Esrarengiz Fenomen

Tunguska bölgesine yapılan araştırma gezilerinde buradaki ağaçlar arasında dünya-dışı özellikler taşıyan bazı partiküllerin yuvalandığını gördüler. Bilgisayar aracılığıyla yapılan tahlillerde bu parçacıkların asteroit orijinli meteorlara ait olduğu anlaşıldı. Ancak onları ilgilendiren olaya bir meteorun sebep olmasından çok böylesi bir zarara sebebiyet veren meteorun yapısıydı.

Tunguska bilim adamlarının sadece şahsi zevklerini tatmin etmek ve meraklarını gidermek için ceplerinden para harcayarak araştırdıkları bin yılın en esrarengiz olaylarından biri ve belki de en önemlisi! Bu bilinmeyen açığa kavuşturulduğunda belki de uzayla ilgili tüm bildiklerimiz değişecek ve uzaya açılacak olan insanı bekleyen bir tehlikenin valığını fark edeceğiz.

Tunguska ’ya ilk olarak 1927 senesinde yıllarca Rusya’nın bir çok bölgesinde meteor toplamış amatör bir bilim adamı olan Leonid Kulik gitmiştir. Onun bu yolculuğu sadece bölgenin zorlukları düşünülürse bile başlı başına bir macera ve cesaret gösterisidir. İlk olarak devrilmiş ağaç yığınlarını gören Kulik ortada büyük bir orman yangınının varlığını düşünmüştür. 14 yıl içinde dört sefer yapan Kulik buranın resimlerini çekti, araziyi tarayarak meteordan parçalar bulmaya çalıştı ancak hiçbir sonuç elde edemedi. Tanıklarla konuştu, hiç kimsenin anlattığı diğerine benzemiyordu. Ancak o bu patlamaya bir meteorun sebep olduğu konusunda sabit fikre sahipti.
Leonid Kulik ve araştırma ekibi

Patlayan Uzay Gemisi

Kulik’ten başka 10 yıl boyunca bölgeye gidilmedi. Ta ki ünlü Rus bilim kurgu yazarı Alexander Kazantsev tarafından buranın garip görünümüne ancak bir nükleer patlamanın sebebiyet vereceği ve tanıkların anlattıklarına göre gök yüzündeki silindir biçimli bir cismin manevralar yaparak düştüğüne göre bunun nükleer yakıtla çalışan bir uzay gemisinin düşmesi neticesinde gerçeklemiş olabileceği üzerine yazılan bilim kurgu öyküsü yayınlanana kadar. Peşinden Hiroşima ve Nagazaki ‘ye atılan bombaların benzer etkiler yaratması tüm bilim çevrelerinin buraya ilgi duymasına neden oldu.

Herkes Kazantsev’in öyküsünün gerçek olma ihtimali üzerinde durmaya başladı. Artan ilgi ve yeni bilim seferleri ile Tunguska’nın sırrının birkaç sene içinde çözülebileceği sanıldıysa da tüm bunlara rağmen olay hala sır olarak kalmaktadır.

Tunguska Ağaçları Tomsk Biyoloji ve biyofizik Araştırma Enstitüsü başkanı Gennardy Plekhanov 1961 yılında hazırladığı raporla durumun sanılandan çok daha karışık ve içinden çıkılmaz olduğunu anlattı. Böylece her sene Tunguska’ya bir bilim heyeti gelerek incelemeler yapmaya başladı. Öncelikle bölgede yatık yığınlar halinde duran ve patlamadan etkilenen ağaçların bir haıtası çıkarıldı (Yandaki harita). Tomsk Devlet Üniversitesi matematikçilerinden Wilhelm Fast tarafından hazırlanan bu harita sayesinde ağaçların yerden yaklaşık 6 km. yukarıda meydana gelen, 10 ile 20 megatonluk TNT güçünde, doğudan batıya doğru ilelemte olan bir patlama neticesinde ancak bu görünümü alabilecekleri ortaya çıktı.

Tunguska'daki patlamanın etkilerini gösteren harita Batılı Araştırmacılar Olay Yerinde

Tunguskaya yakın Tomsk ve Krasnoyarsk bölgelerinin askeri teknoloji alanında araştırma bölgeleri olması sebebiyle 30 yıl boyunca sadece Rus araştırmacılara açık olan bölge soğuk savaşın sona ermesi ile artık batılı meslektaşlarına da serbest olacaktır. Bunlar içinde İtalyan fizikçi Menotti Galli, ağaçlardan ve özellikle de onların yıllık gelişmelerini gösteren halkalarından Tunguska’nın sırrının çözüleceğine inanmaktaydı.

1990 yılında gerçekleştirilen keşif gezisinde Galli, patlama sırasında kurumuş ağaç dallarının yaş ağaç gövdelerine saplanarak halkaların düzenli gelişimlerini bozduğunu; ağaçın yaşamını sürdürebilmek için dalın etrafını reçine ile kapadığını fark etti. Öylesi ile patlama sırasında ormana saçılan patlamaya sebebiyet veren her ne ise onun parçalarının bir kısmı reçinelerin içine de girmiş olmalıydı. Ele geçirilen reçineler laboratuarlarda incelendiyse de bir sonuca varılamadı. Bir yıl sonra daha çok reçine temini için yeniden bölgeye gidildi.

Yoğun çalışmalar neticesinde Galli ve İtalyan Giuseppe Longo merkezde ve patlamadan kurtulabilen 6 adet ladin bulabildiler. Gövdelerinden yeterince numune kesilerek alındı. Karşılaştırma yapabilmek için devrilmiş bir kara çamın kökünden de örnekler çıkarıldı.

Reçineler içinden çıkarılan parçacıklar incelendi. Anca sadece aynı döneme ait oldukları dışında bir veri elde edilemedi. Reçineler içindeki 1902-1914 dönemine ait tabaka içinde olağanüstü düzeyde bakır, altın ve nikel parçacıkları bulundu. Bu parçacıkların oranı patlama zamanında normalin on katına çıkmıştı. Bu da patlamanın dünya-dışı kökenli olduğunun kanıtıydı.

Bu parçacıklar patlama sırasında mı oluşmuşlardı? Bunu anlamanın en iyi yolu kara çam ağacının köklerinin incelenmesiydi. Çünkü patlama sırasında devrilen çam ağacının kökleri havadaki partikülleri tutmuş olmalıydı. Gerçekten de öyleydi.

Bir başka kanıt da reçineler ve köklerdeki parçacıkların küre biçiminde olmasıydı ki, bu ancak yüksek ısı ile mümkündü. Patlamanın yaydığı ısı havadaki parçacıkları eriterek küreleştirmişti. Öyleyse bu patlamaya ancak bir uzay cismi neden olabilirdi.

Yeni Teoriler

Bu gün büyük bir kısım bilim adamı patlamaya bir kuyruklu yıldızın sebebiyet verdiğine inanmaktadılar. Ancak öyle olsaydı bu patlamalarının devamı gelmeliydi. Parçacıklar değişik cins meteorlardan birinden gelmiş olabilirler.

Son olarak Moskova Radyo Araç Enstitüsü radyoloji uzmanlarından Andrei Olkhovatov tarafından ortaya atılan bir teoriye göre felaket gökten değil yerden gelmiştir. Tunguska’da bir deprem gerçekleşmiş ve tüm bu olaylar bu depremin devamı olarak meydana gelmişti. Olkhovatov’a göre deprem sadece yeri sarsmakla kalmaz, kimi zaman şimşeği anımsatan ışıklar çaktırarak büyük gürültüler çıkarabilir. Depremden kaynaklan sismik enerji elektrik dalgaları şeklinde yayılarak ağaçları yakmış ve orman yangınları başlamış olmalıdır. Tanıkların anlattıkları bilim adamın görüşünü desteklemektedir.

Tunguska’da Ne oldu?

Tunguska’da ne olduğu hala bir sırdır. Bilimin gelişmesiyle her geçen gün yeni bir teori ortaya atılmakta, eskisi eleştirilmektedir. Ancak bilinen tek şey her ne olduysa bu kendine özgü bir şeydi ve benzerleri gerçekleşmediği süre de Tunguska’daki deliller yavaş yavaş ortadan kalmak; yeni delil elde etme olasılığı azalmaktadır.

Muhteşem Türk’ün hikayesi aslında ismi dışında pek bizim tarihimizle ilgili olmamakla birlikte sibernetik ve otomasyon gelişimi konusunda hemen akla gelen ilk olaylardandır.

Satranç Oynayan Türk Robot

Bilim tarihindeki belki de en ilginç olaylardan biri ‘Türk- The Turk’ adı verilen bir otomatın etrafında gerçekleşmiştir. Türk’ün hikayesi İmparatoriçe Maria Theresa’nın sarayında başlar. Viyana’daki sarayının kapılara akıllı insanlar ile alimlere soruna kadar açıktı.

Sarayda manyetizmden yararlanarak gösterilen yapan bir hokkabaz tüm saray soylularını kendine hayran bırakmaktaydı. 1760larda manyetizm henüz keşfedilmediği için büyücülük olarak göülmekteydi. Bu gösteriden en az etkilenen ise Baron Wolfgang von Kempelen idi. Kraliçeye bundan daha şaşırtıcı şeyler yapabileceğini söyledi. Kraliçe de bunun bir söz olarak kabul ederek bu tanınmamış alime gösterisini hazırlamak için altı ay süre verdi.

Ajeeb isimli Robota ilişkin bir afiş
Süre bitmeden Kempelen yanında Türk adını verdiği bir mekanizma ile saraya geri geldi. Kempelen Kraliçeye önünde satranç tahtası ve taşları bulunan, Türk ebiseleri giymiş gerçek boyutta bir otomatı tanıttı. Bu alet önce izleyicilerde hayal kırıklığı yarattı. Çünkü en aptal insan bile bunun içine bir insan gizlenmiş olabileceğini ve aslında satrançı bunun oynadığını anlayabilirdi.

Böylece Kempelen masanın kapaklarını açtı, içerisinde çarklar, kayışlar ve dişliler bulunan bir makineden başka bir şey olmadığını seyircilere gösterdi. Ön tarafa konulan bin mum ışığı ile makinenin içerisi ve arkası aydınlattıldı. Kempelen, makinenin otomasyon güçü ile çalıştığını söyledi. Seyirciler içinden inanmayan bir gönüllü gelmesini istedi. Bir kaç ayardan sonra dişli sesleri duyuldu ve Türk hareket ederek bir piyonu oynattı.

Muhteşem Turk Acep
İlk oyunun Türk kazandı. Böylece Kempelen’in şöhreti tüm Avrupa’yı sardı. 13 yıl boyunca Avrupa’nın her yanını Türk ile birlikte gezerek gösteriler ve karşılaşmalar yaptı. Benjamin Franklin, Türk ile bir oyun oynadı. Prusya Kralı Frederick sırrını söylemesi karşılığında Kempelen’e küçük bir servet teklif ettiyse de karşılık alamadı. 1784 den sonra Türk tozlanmaya bırakıldı.

Türk
Bu tarihten sonra Türk için yeni bir macera başlayacaktır. 1804 senesinde Kempelen’in ölümünden sonra otomat Johann Nemomuk Maezel’in eline geçecektir. Türk yeniden yollara düşecektir. Hatta Amerika’ya giderek Edgar Allan Poe’nun bir makalesine konu olacaktır. Türk’e karşı iki oyun oynayan Poe aslında Türk’ün içinde bir cüce tarafından yönetilen bir kukla olduğunu anlayacaktır. Bu makaleden sonra popülaritesini yitiren Türk Maelzel’in 1839 yılında Küba’da ölmesiyle gösterilerine son verecektir.

turk-oyma-resim
Bu muhteşem alet 1854 senesinde yanana kadar Philadelphia’s Chinese Museum’da kalacaktır

“Türk”, bir çok kitap, makale ve araştırmaya konu olacak; ilk ortaya çıktığından bu yana içinde kuklayı hareket ettiren bir insanın, bir maymunun veya deha bir çocuğun bulunduğu savından, Kempelen tarafından mıknatıslarla hareket ettirildiğine kadar bir çok düzenbazlık yorumları ile açıklanmaya çalışılacaktır. Ancak içlerinde satranç ustaları bulunan binlerce kişi ile karşılaşma yapan ve neredeyse hepsini kazanan Türk’ün gerçek sırrı hiçbir zaman öğrenilemeyecektir. (SAKLI SİTE)

(SAKLI SİTE)

Simya ve Türk Bilim Adamları

Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı.

Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor.

Harry Potter serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür.

Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin’de. Antik Yunan’da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taşf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı.

Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.

Yapay evrimle gerçek altın

(daha&helliip;)

Einstein'ın arı teorisi sorgulanıyor

Arjantinli ve Kanadalı bilim adamları tarafından yapılan yeni bir araştırma, Einstein’ın özellikle küresel ısınma kapsamında çokça tartışılan “Arılar yeryüzünden kaybolursa insanoğlunun 4 yıl ömrü kalır” teorisini çürütüyor.

Araştırmaya göre çiçeklerin döllenmesinde arıların büyük bir role sahip olduğu doğru ve gerçekten de arılar yok olursa, bugün severek yediğimiz pek çok meyve ve sebze yok olacak. Sabah’ın haberine göre, Arjantin’deki Nacional del Comahue Üniversitesi’nden Dr. Marcelo Aizen’e göre, bu durum insanoğlunun sonunu getirecek ölçüde büyük bir krize sebep olmayacak.

Aizen, insan beslenmesinde pirinç ve buğdayın daha hayati bir öneme sahip olduğunu ve bu gibi besin maddelerinin yetiştirilmesinde arıların herhangi bir “katkısının” bulunmadığını belirtiyor.

Bu sebeple de “Arılar kaybolursa, besin çeşitliliğimiz azalır, dünya belki eskisi kadar güzel bir yer olmaz, ancak hayat devam eder” diyor.

http://www.nethaber.com

SAKLI SİTENİN YORUMU : Bir ülkenin enflasyon ve fakirlik sorunu varmış. Kral bir türlü ülkesinin ekonomisini düze çıkartamamış. Aldığı hiç bir önlem ve tedbir işe yaramamış. Günün birinde sarayda kara kara düşünüp gezinirken tavandaki koca avize yerinde kopup kralın üstüne düşmüş. Kafasında kocaman bir şiş yumrusu oluşan kral bağırmış ;

– Tamam çözümü buldum. Ülkedeki tüm uzun boylular kısa şort ve kısa boylular uzun don giyecek, sakallıların sakalları kazınacak ve sakalsızlar bıyık bırakacak.

Her yana kralın bu saçma emri ülkenin her yerine duyurulup ajanlarla uygulanması takip edilmiş.

Ülke düze çıkmış. Kimse de bu işin nasıl olduğuna anlam verememiş.

Arılar ortadan kalkarsa ne olur? Muhtemelen hiç tahmin edemeyeceğiz bir sonuçla karşılaşırız.

Buna Kelebek Etkisi diyoruz. Yani bir kelebeğin kanat çırpması tabiatta okyanusta tsunamiye sebebiyet verecek bir zincirleme hareketin başlatıcısı olabilir.