‘Bilinmeyen Dünya’ Kategorisi için Arşiv

Avustralya’daki çöl kasabasının sakinleri, bir anda gökyüzünden balık yağmaya başlayınca şaşkına döndüler

650 kişilik nüfusu olan küçük Lajamanu kasabasının sakinlerinden Christine Balmer, evine doğru yürürken garip bir “yağmur” başladı.
Balmer, yaşadıklarını şöyle anlattı:
“Yüzlerce balık bir anda gökyüzünden yağmaya başladı. Kasabalılar etrafta koşuşup, balıkları toplamaya çalışıyorlardı.”
“Balıklar yere düştüklerinde hâlâ canlıydı. Yani, buraya ‘uçarak’ gelirken de canlıydılar.”
“Avustralya’nın başka bir noktasında yaşayan aileme gökyüzünden balık yağdığını söylediğimde, delirdiğimi sandılar.”
“Ama hayır, delirmedim. Tek söyleyebileceğim yağanların timsah olmadığı için memnun olduğum”

Çöle balık yağdı!
Meteorolojistler olayın muhtemelen bir hortum sebebiyle yaşandığını söylediler. Hortumların nehirlerdeki suyu içindeki canlılarla beraber emip, yüzlerce kilometre uzağa taşıyabildiği biliniyor.
Avustrala Meteoroloji Bürosu’ndan bir yetkili, “Havalandıktan bir süre sonra neredeyse donmuş hale geliyorlar ve ardından serbest kalıp, düşmeye başlıyorlar” dedi.
Lajamanu kasabası Tanami Çölü’nün sınırında yer alıyor.
Kasaba yerlilerinden 48 yaşındaki Les Dillon, 1980’lerin başında da enzer bir olayın yaşandığını söylüyor.

milliyet.com.tr
Reklamlar

Geçtiğimiz aylarda gazetelerin internet sayfalarında şöyle bir haber vardı: Prehistorik çağdan bu yana çok az evrimleşen coelacanth türü balığa Endonezya kıyılarında rastlandı.

Japon bilim insanları, yaşayan fosil olarak bilinen ve çok nadir rastlanan ‘coelacanth’ türü balığın fotoğrafını çekmeyi başardı. Kısa süre önce doğduğu sanılan balığa Endonezya’nın Sulawesi Adası kıyılarında 528 metre derinlikte rastlandı.Fukushima Aquamarine araştırma kuruluşunda görevli Masamitsu Iwata, boyu 32 cm civarında olduğu belirlenen genç coelacanth’ın yaklaşık 20 dakika boyunca görüntülendiğini açıkladı. Çekilen görüntülerin balığın yaşam alanı hakkında yeni bilgiler kazandıracağı düşünülüyor.

Neredeyse hiç görülmediği için zaman zaman soyunun tükendiği sanılan balığı önemli kolan özellik, prehistorik çağdan bu yana çok az evrim geçirmiş olması. Daha önce coelacanth’lara ait fosiller bulunmuş, 1938 yılına kadar da soyu tükenen prehistorik bir tür olduğuna inanılmıştı. O yıl Afrika’nın güney kıyılarında canlı bir coelacanth’a rastlanması, bilhassa evrimbilimciler arasında büyük heyecan yaratmıştı.

Haberdeki dejenformasyonlar şunlardı:

1- Bu balık pek de nadir görülen bir hayvan değildi ve varlığı uzun süredir bilinmekteydi.

2- Az evrim geçirdiği şeklindeki açıklama tamamen yalandı, çünkü hiç evrim geçirmediği ve fosil balıklarla aynı morfolojik yapıya sahip olduğu da iyi bilinmek teydi.

3-  ‘canlı bir coelacanth’a rastlanması, bilhassa evrimbilimciler arasında büyük heyecan yaratmıştı’ tamamen çarpıtma bir kelimeydi; çünkü bir çok evrim savunucusu bu hayvanın adını bile ağızlarına almak istemezler. Bu balığın varlığı görmezlikten gelmeyi tercih ederler. Haberdeki kelime ‘canlı bir coelacanth’a rastlanması, bilhassa evrimbilimciler arasında büyük tedirginlik ve rahatsızlık yaratmıştı‘ olmalıydı.

19 ncu yüzyıl Londrasının bilinen en meşhur suçlusu sadece Karındeşen Jack değildir. Onunla çağdaş Zıplayan Jack, Türk okurları tarafından gizem meraklıları dışında pek bilinmemekle birlikte karındeşen kadar meşhurdur. Bu yaratık geceleyin ortaya çıkmakta, inanılmaz sıçrayışlar yapmakta, bazen ayakların bazen ellerin üzerinde yürümekte, gözlerinden ateşler çıkarmakta ve karşına çıkana zarar vermekten de sakınmamaktadır. Aşağıda anlatılan olaylar size inanılmaz gelebilir ancak gerçektir….

Zıplayan Jack

Zıplayan Jack (İngilizce ismi Spring Heeled Jack) bir canavar mı, uzaylı mı, yoksa üzerinde gizli aparatlar saklı bir kostüm giyen çılgın bir bilim adamı mıydı? Bu soru hala tüm dünyada sorulmaktadır. 1830 yılında bu adam tüm İngiltere’ye korkutmuştu. Görenler onu uzun, zayıf, güçlü, ile siyah pelerin giyen ve 6-9 metre kadar sıçrayabien bir insan olarak tanımlamaktaydılar. Büyük noktalar şeklinde gözleri ve burnu olan, garip beyaz ve mavi ateş tüküren bir yaratık olduğu da rapor edilmişti.

İlk olarak 1837 Eylülünde görüldü. Gecenin geç saatinde işinden evine dönen bir iş adamı mezarlık demirleri üzerinde garip bir karartı gördü. Mezarlık parmaklıkları 3 metre yüksekliğinde olmasına rağmen, yabancı bunları hiç zahmet çekmeden tırmandı ve karşı tarafa geçerek adamın yolunun önüne çıktı. Sivri kulakları vardı ve gözleri kırmızı parlıyordu; burnu da dik ve sivri idi.

Bir süre sonra Zıplayan Jack 3 kadın ve bir erkeğin içinde bulunduğu bir gruba saldıracaktır. Hepsi kaçtıysa da Polly Adams geri de kaldı. Zıplayan Jack onu buluzundan yakaladı, göğsüne yapıştı ve karnını pencelemeye başladı. Bu saldırı sırasında şuurunu kaybeden genç kızı polis baygın olarak bulacaktır.

1838 yılının 22 Şubatında 18 yaşındaki Jane Alsop evinin kapısının çalındığını duydu. Kapıyı açtığında karşısına çıkan siyah cübbeli bir adam ( zamanlar polisler siyah cübbe giyiyorlardı) “Ben bir polisim. Allah aşkına bana bir ışık getirin. Bu sokakta Zıplayan Jack’i sıkıştırdım” diye bağırıyordu. Jane babası ve iki kız kardeşi ile aynı evde oturuyordu. Adama ışık getirmek için geri döndü. Bir mum bularak adamın olduğu kapı ağzına döndü. Işık adamın garip yüzünü aydınlattı:  Bu Zıplayan Jack’ten başkası değildi. Aniden kızın yüzüne mavi-beyaz bir gaz püskürttü. Kız kaçmak istediyse de, yabancı onu saçlarından yakaladı. Bu sırada olay yerine gelen kız kardeşlerden biri kurbanı içeri çekmeye çalıştı. Zıplayan Jack telaşla uzaklaşana kadar bir süre kapının önünde görültü yapacaktır. Tanıklardan birine göre Jack, Jane’nin bahcesine paltosunu düşürerek kaçacaktır. Bazı görgü tanıkları Jack’in bir suç ortağı daha olduğunu söyleyeceklerdir.

Zıplayan Jack

Jane polise verdiği ifadede Zıplayan Jack’i şöyle anlatıyordu: “Kafasında büyükce bir kask vardı ve muşambayı andıran bir elbise giyiyordu. Elbiselerinden biri polislerin giydiği cübbeye benziyordu. Elleri oldukça soğuk; buz gibiydi ve penceleri çok güçlüydü. Ama en korkunçu gözleriydi. Ateş topları gibi yanıyordu“.

Zıplayan Jack’in saldırıları ve şımarıklıkları devam edecektir. 19 ncu yüz yıl boyunca İngiltere’nin neredeyse her yerinde görülecektir. 1830ların sonuna doğru bir ara ortadan kaybolduysa da, 1840 yılından 50 lere adar zaman zaman piyasaya çıkacaktır. 1870de bir nöbetçi bölüğünü korkutacak, karanlıktan ok gibi fırlayarak ıslak ve soğuk elleri ile onların suratlarını tokatlayarak, nöbetçi kulubesinin çatısına sıçrayacaktır. 1877’de kızgın kasaba halkı sokaklarda ardından ateş edeceklerdir. O sadece kahkahalar atarak karanlığa karışacaktır.

Zıplayan Jack

Bugün Zıplayan Jack’in kim veya ne olduğu hala bilinmemektedir. Onunla ilgili bir çok kitap, çizgi roman ve bir de sinema filmi vardır. Ve tabii pek çok teori ve sansasyonel açıklama…..

Kırk yıl kadar önce iki bilinmeyen araştırmacısı ile bir maceraperest ve bir ceset etrafında geçen olaylar hala sırrını korumaya devam etmektedir. Hansen isimli panayırcı bir sahtekar mıydı. Yoksa bir cinayet topluma farklı biçimde mi gösterildi ve para kaynağı yapıldı. Yoksa bilim tarihinin en büyük buluşu değer bilmez ellerde yok olup gitti?

Buzadamı Buzdan Lahdinin İçinde

1968 yılında biri bir bilim kurgu yazarı Ivan Sanderson ve diğeri Belçikalı bir tabiat bilimci Dr. Bernard Heuvelmans, üzeri kıllarla kaplı ve tam olarak insan olmayan bir yaratık hakkında söylentiler duyduklarında bir proje yürütmek için Sanderson ’un evinde bir araya geldiler.

Garip insan benzeri yaratık sahibi Hansen tarafından bir cam kabin içerisinde dondurularak korunmuş olarak ve “Buz devrinden kalma tek insan” etiketi altında 25 sent bedeli mukabilinde tüm Amerika Birleşik Devletlerinin bir ucundan diğerine gezerek meraklılarına gösteriliyordu.

Buzadamı Çizimleri Sanderson ve Heuvelmans birlikte araçlarını Hansen ’in küçük treylerini park ettiği çiftliğine gittiler. Yaratığı incelediler ve netice itibarıyla bunun bir Neanderthal adam veya bir Kocaayak olduğuna ikna oldular.

Hansen’in iznini alarak yaratık üzerinde üç gün süren daha geniş kapsamlı incelemelerine başladılar. Önlerinde duran şey gerçekti ve kesinlikle bir aldatmaca söz konusu değildi. Delilleri arasında eriyen kısımlardan dışarıya çıkan et parçalarında kokuşma ve çürümeler vardı. Ayrıca yaratığın gözünden vurularak öldürüldüğünü kayıtlarına geçirdiler.

Hansen bu yaratığın nereden temin edildiği konusunda asıl sahibine söz verdiği için hiç bir açıklama yapamayacağını söylemiştir. Hansen’in anlattığına göre bu ganimetin asıl maliki Kaliforniyalı egzantrik milyoner bir iş adamıydı. Sonununda Hanser Doktor Heuvelmans ve Ivan Sanderson’a eğer başkalarına anlatmama sözü verirlerse yaratığın nasıl temin edildiğini ve nerede bulunduğunu anlatabileceğini söylediyse de ne Heuvelmans ne de Sanderson böyle bir söz veremeyeceklerini belirttiler. Böylece Karadamın orjinine ilişkin tarihsel hikayeye bir cevap alamadılar.

Bununla ilgili hiçbir kayıt bulunmamasına rağmen, Heuvelmans yaratığın Vietnam savaşı sırasında vurulduğu ve askerler için kullanılan ‘ceset torbası’ içinde Amerikaya getirildiği sonucuna vardı. “Preliminary Note on a Specimen Preserved in Ice; Unknown Living Hominid – Buz içinde Korunan Tür üzerine Giriş Notu: Bilinmeyen İnsansı-Varlık.” başlığı altında bir yazısını Belçika Tabiat Bilimleri Enstitüsüne gönderdi. Sanderson aynı konu ile ilgili “Living Fossil – Yaşayan Fosil” alı makalesini Argosy Dergisinde yayınlattı.
Makaleler yayınlandıktan sonra Sanderson’un Dr. John Napier’e ulaşarak yaratık üzerinde daha geniş ve tam bir bilimsel araştırma yapılmasını istemesiyle Smithsonian Enstitüsü işin içine iyice girdi. Bazı tartışmalardan sonra Smithsonian’ın başındaki yöneticiler cinayet teorisini yeniden gözden geçirdiler ve işin FBI ı ilgilendiren bir ırk katliamı olduğu sonucuna vardılar. Ancak, FBI ın başkanı J. Edgar Hoover varlık eğer canlı bir insan değilse onları koruyan her hangi bir yasa olmadığını belirtti.

Tabloit Naional Bulletin gazetesinin Helen Westring isminde bir bayanın yaratığı kendisinin vurduğuna dair hikayesini basmasıyla bu kez konu kamuoyunun önüne geldi. Kadının söylediklerine göre yaratık 1966 senesinde Minnesota’da Bemidji bölgesinde kendisine saldırmış ve onu vurmuştu. Sağ gözünden tek atışla vurduğunu söylemekteydi. 1967 yılında özel efektlerle bezenmiş “Iceman-Buzadamı” adlı film eş zamanlı olarak gösterimdedir. Disneyland’a çizimler yapan Howard Ball ve oğlu Kenneth “sanatçı gözüyle Cro-Magnon adamı” olarak adlandırdıkları “kafatası kırılmış ve bir gözü dışarı fırlamış” lastikten bir taklit yapmışlardı.

Hansen ve Buzadamı Sergide

Hansen hiçbir zaman orijinal yaratığın bir model olduğunu açık bir şekilde ne belirtti ve ne de aksini reddetti. Yaptığı resmi açıklamada yaratığı isimsiz bir milyonerden üzerinde inceleme yapılmasına izin verilmemesi şartıyla satın aldığını bildirdi. Smithsonian ilgisini çok çabuk kaybetti ve olayı bir aldatmaca olarak kayıtlarına geçirdi. Sanderson ve Heuvelmans bundan sonra yaratık hakkında hiçbir açıklama yapmadılar. İki yıl kadar sonra Hansen’in şöhretini korumak için “buz adamı” yok ettiği söylentisi ortalıkta dolaşmaya başladı. Buna rağmen kopyaları zaman zaman panayır yerlerinde teşhir edildi ve daha sonra Hansen’le birlikte tarih oldular…

Tarihin gelmiş geçmiş en ürkütücü olayının Barbados’a bağlı küçük bir adada geçtiği anlatılır. Pekçok döküman bulunmasına ve hatta bir çok ünlü yazarın ilgisini çekip kitaplarına konu etmesine rağmen olayların gerçekliği konusunda hala tereddütler vardı. Çünkü anlatılanlar gerçek olamayacak kadar korkutucudur.

Mezarlığın Girisi

Eğer 150 yıldan daha önce meydana gelen dikkate değer bir seri olay meydana gelmemiş olsaydı Barbados ‘un uzağında bulunan Batı Indies Adasını dünyanın öteki tarafındaki kimse küçük İsa Kilisesini ( Christ Church ) belki de hiç duymayacaktı. Bugün bile adada oturan yerli halk on yıl kadar süre ile atalarını şaşkına çeviren esrarengiz olayın nasıl olduğunu konuşmaktadırlar.1807 Temmuzunda Thomasina Goddard ‘ın cesedi alelade bir törenle kilise mezarlığındaki boş bir yer altı mezarının içine İsa Kilisesi papazı tarafından gömüldü. Yer altı mezarlığı 1724 senesinde yapıldığı bilinmekteyse de niçin boş olduğu veya Goddard ‘ın kim olduğu bilinmemektedir. 3,7 metre uzunluğunda 1,9 metre genişliğindeki tahta tabut mezara yerleştirildi.

Bir sene sonra Goddard ‘ın cesedinin yanına Mary Anna Maria Chase ‘ın naaşı konuldu. Mary Anne ‘ın ölüm sebebi kaydedilmemişse de tabutunun kurşundan yapılmış küçük bir tabut olduğunu biliyoruz. Küçük Mary Anna ‘ın ölümünden dört yıl sonra garip bir durumda ablası Dorcas Chase de öldü. Genç kızın babasının zalim davranışlarından bunalıma girerek yemek yemeği reddedip kendini öldürdüğüne inanılmaktadır. Dedikodular ne olursa olsun neticesinde abla Chase ‘i kurşun tabut içindeki cenazesi artık Chase Aile Mezarlığı denilen yere getirildi.

Sadece dört hafta kadar sonra yeniden, bu kez saygı değer Thomas Chase ‘ın cesedi için yeniden mezarlığın açılmasına ihtiyaç duyuldu. Girişi kapatan Devonshire mermerinden yapılma kalın kapak yerinden oynatılıp içeriye girildiğinde cenaze alayının karşılaştığı manzara görmeye değerdi. Tabutlar bırakıldıkları pozisyonlarında ve yerlerinde bulunmamaktaydılar ! Küçük Mary Anne Chase ‘ın tabutu bırakıldığı köşenin çaprazında tepe takla durmaktaydı. Cenazeye katılanlar olaya içerlemişlerdi! Chase ailesinin variyetini çekemeyen çevredeki yaşayan kimseler mezarlığın kutsallığını bozarak tabutların yerini değiştirdiğine inanıldı. Tabutlar olması gereken duruma getirilerek giriş kapısı mühürlendi.

Yer altı mezarlığı yeniden açılana kadar dört yıl daha geçecektir. Bu kez mezarlığın misafiri on bir aylık bir bebek olan Efendi Samuel Brewster Ames ‘ın tabutuydu. Dev mermer kapak yerinden hareket ettirildi, daha önce gelmiş olan cenaze alayı bu kez de vahşice karıştırılmış tabutlarla karşılaştılar. Tabutlar değişik biçimlerde yerler atılmıştı. Üzüntü önce nefrete daha sonra da şaşkınlığa dönüştü.

Birileri nasıl fark edilmeden içeri girebildiler? Sadece bir giriş vardı ve üzeri mühürlü kapının mührü aynı durmakta ve yerinden hiç oynatılmadan durmaktaydı. Duvarlar ve tavan mercan bloklarıyla öylesine iyi karıştırılarak sıvanmıştı ki mezar odası tek parçadan yapılma bir yapı gibi durmaktaydı. Odanın bitişi sert kireç taşına denk gelmekteydi ki, buraya ne tünel açılabilir ve ne de kimse kazdığı bir delikten iz bırakmadan girip çıkabilirdi. Ayrıca, tabutlar 320 kilogram ağırlığındaydılar ki, ancak en az sekiz kişi bir araya gelerek yerini değiştirebilirdi. Böylesi kalabalık bir çalışma grubundan mutlak suretle oda içerisinde bir iz veya ipucu kalmalıydı.

barbados

Huzursuz tabutların durumu tüm adada konuşulmaya başlanmıştı. Adanın dindar yerli halk içinde olayların altında hortlakların olduğu söylenmeye başlandı. Beyaz ırktan olanlar ise bu işe hayaletlerin karıştığı fikrini kabul etmiyorlardı. Onlar bu işin sorumlusu olarak yerli halkı görmekteydiler. Samuel Brewster Ames ‘in defninden sadece elli iki gün sonra baba Samuel Brewster ‘in cesedini geçici olarak durduğu yerden Chase mezarlığına almaya karar verildi. Böylece bir kez daha kapı açıldı; herşey yeniden tekrarlandı.Dört tabut gelişi güzel sağa sola saçılmıştı!

Bu kez İsa Kilisesi papazı Muhterem Thomas Orderson ve üç adamı mezarlığı baştan aşağıya gözden geçirdiler. Sonuç olarak duvardaki ve tavandaki nem izlerini, zemindeki dökülmeleri kontrol ederek dağınıklığa selin sebep olduğuna kanaat getirdiler. Zaten başka da iz bulamadılar. İhtiyat olarak Peder Thomas Orderson tabutları eski konumuna getirerek tekrar girişi bu kez çok dikkatlice mühürledi. Neredeyse üç sene burası açılmayacaktır.

Bu süre içinde İsa Kilisesinde meydana gelen garip olay tüm West Indies ‘e yayıldı. Adada olaya karşı ilgi o derece arttı ki, sömürge Valisi Lord Combermere durumu şahsen araştırmaya karar verdi.

Böylece 7 Temmuz 1819 Thomansina Clark ‘a ait mütevaçi ahşap tabutu pek de olağan olmayan bir grup Chase Mezarlığına kadar izledi. Önce içeriye hızlı hızlı ölünün yakınları, ardından Vali Combermere ve yaverleri ve garnizon subayları , daha sonra adanın ileri gelen rahipleri ve meraklılar girdiler.

Dindar işçiler mezar girişini bir türlü açamadılar. Sanki birileri arkadan mermer bloku tutuyordu. Yeni gelen işçilerini de iştirakı ile taş hareket ettirildi ve kapının açılmasına engel olan şey açığa çıkarıldı. Saygıdeğer Mr. Chase ‘in tabutu girişi engelliyordu. Diğer kurşun tabutlar dağınık vaziyetteydiler. Sadece Bayan Goddard ‘ın tabutu bırakıldığı yerde durmaktaydı. Mezarı karıştıran her ne ise bu tahta tabuta dokunmamıştı. Lord Combermere cenaze alayını dışarıya çıkararak yanında bulunan yaverlerine mezarlığı incelemeleri talimatını verdi. Dakikalarca mezar odası ve tabutlar incelendi. Ancak araştırmadan her hangi bir netice elde edilemedi. Tabutları kurcalayan ne ise, ona ait hiçbir iz bulunamadı. Kabirin ne duvarlarında ve ne de yer altı geçitinde bir bir zorlama izine rastlanılmadı. Mezar odası tamamen kuru ve içerisi haa geçirmez şekilde inşaa edilmişti. Lord Combermere merak içinde ve kararsızdı.

Vali önce tabutların dikkatli bir şekilde orijinal yerlerine yerleştirilmesini istedi. Daha sonra mezarın zeminine ince beyaz bir deniz kumu tabakası serdirilmesini emretti. Eğer içeriye giren birileri varsa kum üzerine ayak izleri oluşacaktır. Vali korku içinde çalışan işçilerin yaptıklarını bizzat sıkı bir biçimde denetledi.

Sonunuda yaptığı işten tatmin oldu. Memer blok yerine oturtularak etrafı taze doldu ile kapatılıp sağlamlaştırıldı. Son olarak güvenliği arttırmak için kendi resmi mühürü ile taze dolgu üzerine bir çok mühürleme işlemi yaptı, yardımcılarını ve özel işaretleri olan diğer kimseleri çağırarak onlara da aynı işlemi tekrar ettirdi. Böylece kimse mühürü kırmadan içeriye giremeyecekti.

Ertesi aylarda huzursuz tabutlarla ilgili yeni söylentiler ortaya atılmaya başlandı. Adanın her yanından Chase Mezarlığını görmek için meraklılar akın ediyorlardı. Lord Combermere ‘in merakı da dayanılamaz boyutlara ulaşmıştı.

1820 yılının 18 Nisanında Vali Eldridge Fidanlığını ardında İsa Kilisesini ziyaret etti. Kendisini zorlayan güdüleri sebebiyle mezar odasını yeniden açmaya karar verdi. Bazı arkadaşları ve hizmetindekilerle Vali kilise avlusuna ilerledi. Ekip burada durdu ve zamam içinde yerli halkın katılımı ile yüzlerce kişiye ulaştılar.

Dışarıda yapılan incelemelerde şüpheli her hangi bir duruma rastlanılmadı. Tanıklardan Mr. Nathan Lucas ‘a göre : “Dışarıda herşey mükemmeldi. Ne çimlere ne de taşlara dokunulmuştu. Gerçekten bir sahtekarlık veya hile imkansızdı; Ne bizler ne de Zenciler Kilise Avlusunun yarım mil uzaklıktaki Eldridge ‘den gelene kadar buraya denetleme için geldiğimizi bilmiyorduk”

Valilik mührü o günlerde yapılanların en sağlam ve dayanıklısıydı.

Zorlukla mühür dolgusu yontuldu. Ve ağır mermer blok yeniden yerinden oynatıldı. Bir kez daha mezar odası kaos içindeydi! Mr. Chase ‘in ağır tabutu bir kürdana fiske vurulmuşcasına duvara fırlatılmış diklemesine durmaktaydı. Öteki tabutlar da hareket ettirilmişti. Buna rağmen kum üzerinde hiçbir iz yoktu. Sadece yerde sürtünen tabutların kenarlarının bıraktığı izleri görülmekteydi.

Hiç umudu olmadığı halde Lord Combermere kabirin dikkatlice incelenmesini buyurdu. Mr Lucas : “ duvarların incelenmesi neticesinde, kemer ve mezar odasının her yanının eski ve aynı olduğunu, bir duvarcıyı yanlarına alarak alt kısmın çekicle kontrol ettiklerini ve zeminin sağlam olduğunu gördüklerini “ rapor etti. Oda baştan aşağıya kontrol edildikten sonra hava ve su geçirmez, içinde gizli geçitler olmayan kapıdaki mühür bozulmadan içeriye hiçbir insan ve hayvanın giremeyeceği muhafazalı bir bölme olduğu anlaşıldı. Tüm bunlara rağmen bilinmeyen bir güç beş kez ağır tabutları silkelemişti.

Lord Comberemere daha başa bir şey yapmadan kabirin açık bırakılmasın istedi.Tabutlar daha sonra buradan çıkarılarak kilise avlusunda bulunan mezarlığa üzerlerine her hangi bir işaret konulmadan defnedildiler. Kabir açık bırakıldı ve bir daha hiç kullanılmadı.

İnsanı titreten küçük bir öykü olmasa hikayemiz bitti diyebilirdik. Birkaç yıl sonra genç bir yerli (ki daha sonra kiliseye zangoç olarak girecektir) kilise avlusuda yerden dışarıya doğru çıkmış bir cismi farketti. Burası yakın zamana kadar Chase ailesine ait cesetlerin gömüldüğü mezarlığa yakın bir yerdi. Daha yakından yapılan bir inceleme ile dışarıya taşan cismin bir kurşun tabutun kenarı olduğu anlaşılıyordu. Korkuya kapıyan çocuk hiçbir şeye dokunmadan o yerden uzaklaştı. Birkaç hafta sonra ayı yere geri döndüğünde tabutun yerde büyük bir boşluk bırakarak gitmiş olduğunu gördü.

Huzursuz tabutların sırrını açıklamak için bir çok teori ileri sürüldü. Tüm bunlara rağmen bazı açıklamalar hiçbir ayrıntıya dikkat etmeyen basit yaklaşımlardı. Örneğin; bazıları nasıl mezarın girişini açıp iz bırakmadan içeride dolaştıklarını önemsemeden olayın sorumlusu olarak yerli halkı gösterdi.

Bazıları da içeride yapılan araştırmalarda hiçbir su izine raslanılmamış olmasına rağmen sel gibi tabi bir olayla olayı açıklamak istedi. Ağaç artıkları selde yüzse bile yüzlerce kiloluk kurşun tabutlar hareket etmeyecektir. Deprem de mantıklı bir açıklama olamaz; çünkü deprem olmuşsa sadece Chase mezarlığı değil kilise avlusundaki tüm mezarlıklar benzer şekilde etkilenmiş olmalıydı. Oysa böyle bir durum yoktur.

Geriye en akla yatkın teori olarak elektromanyetik güçler kalmaktadır. Her şeyden önce kurşun tabutlarda şiddetli hareket izleri bulunmaktaydı. Tabutların bilinmeyen bir elektromanyetik güçle savrulduğu çok cazip bir teori olsa bile bu kuvvetlerin niçin sadece mezar mühürlendikten sonra faaliyete geçtiğini açıklamak oldukça güçtür.

Eğer Chase Mezarlığında olan olaylar insanlar veya tabiat güçleri tarafından yapılmıyorsa işin içine tabiatüstü güçler mi karışmışlardı? Spiritualistler ve psisik bilimleri araştıranlar tabutların yanlarına intahar eden Dorcas Chase ‘in tahta tabutu konulduktan sonra hareket ettiğine dikkat çekmektedirler. En önemli ve psişik bilimler uğraşanlar arasında kabul gören açıklama Sir Arthur Canon Doyle ‘den gelmiştir. Ona göre tabutları böyle ortalığa savuran ‘alışılmadık hayatiyet’ sağlayan bir güçtür ki, genellikle ölümleri ani olan veya intahar eden insanlarda görülürdü. Mezara tabutu taşıyanlar ‘effluvia’ denilen bu güçü cesede vermiş olmalıydılar. Bu kokulu ve yanabilen güç etrafındaki diğer tabutları da etkilemiş olmalıydı. Ancak söylemek gerekirki bu tür hayali açıklamaların varlığı kanıtlanmış veya belgelenebilmiş değildir.

Chase Mezarlığının sırrının açıklanmasına yönelik çalışmalar için en büyük zorluk mezara gömülen insanlara ilişkin düzenli kayıtların olmamasıdır. Maalesef Rahip Orderson ‘un tutmuş olduğu kayıtlar 1831 senesinde meydana gelen büyük bir hortum sırasında tahrip olmuş veya 1935 yılında büyük yangında kül olmuşlardır. Olayı araştıranlara sadece kopyalar veya kopyaların kopyaları kalmıştır. Bu kayıtların var olması esrarın çözümünde ne derece yardımcı olabilirbilinmez ama yoklukları büyük bir delil kaybı olarak kabul edilmektedir. Eğer yolunuz İsa Kilisesine düşerse, mutlaka Chase mezarının içini ve dışını gezinin; tabii batıl itikatlarınız yoksa!. Sizi orada birkaç rüzgara kapılmış yapraktan başkası karşılamayacaktır.

Chase mezarlığında gerçekten neler olduğunu belki de hiç bilemeyeceğiz. Ancak gözden kaçmış ufak bir ipucu bile sırrı çözmemize yardımcı olbilir. Sadece yılar sonra kilise avlunda toprağın dışına çıkan tabuta ne olduğunu bilmekteyiz. Yerli balıkçılar gizlice bu tabutu yerinden çıkararak ondan kendilerine balık avlamak için ağ kurşunları yapmışlardır!

Bu eğer Dorcas Chase ‘in acı çeken ruhuna ait tabutsa sonunda denizin dibinde huzur bulmuş olabilir. Kimbilir belki de hala huzursuzluğu devam etmektedir…belki de son bir istirahatgah daha onu bekliyordur. Kim bilir?

2008 yılı Ağustos ayında Texaslı bir bayan çiftçi kasaba polise hayvanlarına Çupakabranın saldırdığı ihbarını yaptı. Hatta kadın bu hayvanı kaçarken görüntüleyebilmişti. Çekilen görüntüler izlendiğinde hayvanlara saldıranın tilki veya çakal olduğu tahmin edildi. Amerika’da insanları bu kadar korkutan Çupakabra isimli yaratık neydi? İlk olarak kapsamlı şekilde Saklı Site’de yer alarak Türk okuyucusuna duyurulan Çupakabra özellikle Güney Amerika sakinlerinin korkulu rüyasıdır.

Çupakabra yakalandı mı

Adının Anlamı

Çupakabra adının ilk saldırılarında öldürdüğü keçi gibi ahıl hayvanların boğaz kısımlarından ısırması ve hayvan cesetlerinin kanlarının çekilmiş bulunması sebebiyle verildiği bilinmektedir. Çupa-kabra İspanyolca “Keçi-kanı-emen” anlamında kullanılmaktadır.

Görüldüğü Yerler

İlk olarak Portorico’nun Canovanas isimli beldesinde görülmüştür. Günümüzde yaygın olarak Amerika Birleşik Devletleri, Orta Amerika (Meksika, El Salvador ve Guatemala) ve Güney Akenika’da Brezilya ve Şili ‘de görüldüğü iddia edilmektedir.

Bazılarına göre bu yaratık mağaralarda yaşamaktadır. Kimileri onların gelecekten veya 5 nci boyuttan geldiğini iddia edereler.

Tanımlamalar

Onu gören insanlara göre birden fazla çeşidi vardır. Tanıkların anlatımıda farklılıklar bulunmaktadır. Bazı görgü tanıkları onun gri uzaylılara benzer şekilde kafasının iki yanında keskin gözleri olan 4,5 metre boyunda bir yaratık olduğu bazıları ise dinazor gibi yürüyen bir bedene sahip olduğunu söylemiştir.

Chupacabra Çizimi

İki küçük kolu üç adet keskin çengeli anımsatan tırnaklı elle bitmektedir. Tıpkı sürüngenlerde olduğu gibi güçlü iki bacağında da üç adet pençe bulunmaktadır. Sırtında dikey mahmuzları vardır. Aniden ortaya çıkar ve ağaçların tepelerine kadar sıçrayabilir. Kafası ovaldir ve güçlü uzun bir çenesi vardır.

Kırmızı beyaz büyük boncuklar gibi iki gözü ve burun hizasında iki adet küçük deliği olduğu anlatılmaktadır. Küçük ağzının içerisindeki vampirlerinki gibi sivri dişleri çenenin alt ve üst kısmında sıralanmıştır.

Vucududun her yanı oldukça gür kıllarla kaplıdır. Görgü tanıkların tamamı bu kılların siyah renkli olduğunu söylemişlerdir.Ancak tıpkı bir bukalemun gibi renk değiştirebilmektedir. Karanlıkta siyah ve koyu kahverengi olurken gün ışığında yeşil, gri-yeşil veya açık kahverengi ve bej olabilmektedir.

çupakabra iş başında

Bazıları onun yarı-insan yarı-vampir karışımı vahşi bir yaratık olduğununa inanırken, bazıları da yıla dilli panter gibi kızıl gözlü bir hayvan olduğuna inanmaktadır. kimilerine göre tıpkı bir kanguru gibi sıçramakta ve geldiğinde etrafta yoğun bir kükürt kokusu hissedilmektedir (ortaçağda şeytanın bir mekana geldiği bu kükürt kokusundan anlaşılmaktaydı?!)

Nereden Geldikleri Hakkındaki Teoriler:

Uzaylı Teorisi

Bir kısım hayalperestlere göre Çupakabra çok uzun zaman önce Dünyamıza gelen Uzaylı bir nesil tarafından üretilmiştir. hiç bir dayanağı olmayan bu görüş buna rağmen popülerdir.

Bu teorinin sebebi yaratığın büyük gözlü oval kafasının uzaylı formunu hatırlatması ve kurbanları olan hayvanlarının kanlarının emilmiş olmasıdır. Unutmamak lazım ki Amerika’da çok yaygın olan ve mutulasyon diye adlandırılan çiftlik hayvanlarının kanlarını alınmış vaziyette ölü bulunması olaylarından da uzaylılar sorumlu tutulmaktdır.Cabo Rojo, Canovanas, Ponce ve Naranjito kasabalarında buna benzer hayvan katliamları rapor edilmiştir. Barrio Hato’da Rojas ailesinin bir UFO gözlemesinden hemen sonra bir at ve bir çok keçinin kanları emilmiş olarak ölü bulunduğu bilinmektedir.

Çupakabra

Uçan Daireci çevrelerin yanlış ve kasıtlı deenformasyonları sebebiyle bu yaratık kan içen sürüngen bir uzaylı olarak gösterilmektedir.Tabii bu durumda ciddi bilim adamları alay edilme korkusu ile olayı incelemeye yanaşmamakta ve aynı alaycı yaklaşımı kendileri de sergilemektedirler.

Deney Teorisi

Çupakabranın hükümetin bir deneyi olduğuna da inananlar vardır. Bir savaş silahı olarak üretilen bu genetik hayvanının Amerikan hükümeti tarafından bölgede bir deneyin parçası olarak kullanıldığı tezi de yaygındır. Yani çupakabra insanlar tarafından yarıtılmış saldırgan bir hükümet ajanıdır.

Vampir Teorisi

Yasadışı timsal avı ve ticareti yapılan Porto Riko’da El Vampire de Moco olarak da adlandırılan Çupakabranın adada yaşayan bir vampir ırkı olduğuna da inanan çoğunluk vardır. Halk arasında vampir olarak da tanınır.

Başka Zaman-Boyut Teorisi

Bu ekstrem teoriye göre Çupakabralar gelecek zamandan veya bouyuttan gelen bizim torunlarımız veya onların çocuklarıdır. Bazısına göre mutasyona uğramış bu ırk geçmişte avlanmakta kimine göre ise bize genetik deneylerin yanlışlığı göstermeye çalışan bir ırk tarafından gönderilmektedirler.

Vahşi Hayvan Teorisi

Bilimsel olduğu iddia eden bu görüşte saldırıların sorumlusu olarak sokak köpekleri, babunlar veya bir kısım egzotik hayvanlar görülmektedir. Gece meydana gelen saldırı olaylarında insanlar korku ile bu hayvanları farklı biçimde görmektedir ve yanılabilmektediler. Porto Riko Veterinerler Birliğinden Hector Garcia “kurbanların boyunlarındaki ısırık ve vucutlarındaki yaralanmalar köpekler tarafından yapılması mümkün şeylerdi” diye açıklama yapmıştır. Ayrıca kendi yaptığı incelemelerde ne hayvanların kanlarının emildiğini ve ne de başkaca bir olağanüstü durum bulunmadığını belirtmiştir. San juan ilinde Gardenville Özel Kliniğini işleten veteriner Angel Luis Santana bu katliamların bir hayvan tarafından değil muhtemelen bir tarikata bağlı insanlar tarafından yapıldığına inanmaktadır. Ona göre birileri kendi amaçları için porto Riko halkına korku salmaktadır. Meşhur kriptozoolog Loren Coleman vahşi köpek teorisini desteklemektedir. Ona göre çupakabra saldırılarında olduğu gibi köpekler de vahşice saldırdıkları avlarından sadece küçük bir lokma alıp yanından uzaklaşmaktadılar. Bu yönünye olaylar benzemektedir.

Çupakabra yada mahali adı ile Vampir Moko

Güçleri

Çupakabra bukalemunlar gibi renk değiştirebilmektedi. Ayrıca uçabilmekte veya en azından 6 metreye kadar sıçrayabilmektedirler. Davranışlarından akıllı olduğu ve özel becerileri bulunduğu da anlaşılmaktadır. Yoksa nasıl bu kadar olaya rağmen yakalanmaları mümkün olmayabilirdi. İzlendiklerini veya yakalanmak istendiklerini hissettiklerinden zekice hareketlerle kaçabilmektedirler.

Deliller

Çupakabranın kurbanlarının cesetleri üzerinde çok sayıda ve bir kaç santim boyutunda düzenli dairesel delikler ve özellikler boyun, göğüs, bel ve anüs kısımlarında bir bisturi ile açılmışcasına düzgün üçgen yaralar bulunmaktadır. Bu yaralar muhtemelen keskin pençesinin eseridir. Ancak bir cerrah ustalığı ile açılmışlardır. Şu ana kadar cesetlerin iç organlarından birinin alınıp götürüldüğüne ve kayıp olduğuna dair herhengi bir olay rapor edilmemiştir. Sadece hayvanın cinsel organları, anüs, gözler ve diğer bir kısım dışarıdaki yumuşak kısımlar çıkarılarak götürülmektedir.

Yaralar köpek veya babun ısırıklarına benzer şekildedir. Ancak benzerlik sadece bu kadardır. Bu ısırıklar çene, kas doku ve hatta beyin içerisine kadar ulaşacak kadar derindir. Bir kısım vakıalarda tek bir ısırık ile beyincik parçalanarak ölüm gerçekleşmiştir. Bu tür saldırılar hayvanının acı çekmeden ölmesini sağlayan bilinçli bir eylemi göstermektedir.

Yaralar çoğunlukla boyun bölgesinde ve bazen de karında bulunmaktadır. Karın bölgesindeki ısırıkta mide ve karaçiğere kadar ulaşan avcı oradan da sıvı alarak beslenmektedir. Cesetler üzerinde en dikkate değer bulgu ölen hayvanlarının kanlarının pıhtılaşmadığı ölümden günler sonra yapılan incelemede kanın akışkanlığının devam ettiğidir.

Görülmeleri;

Porto Rikolular tarafından Moko Vampiri olarak adlandırılan El Çupakabra ilk olarak 1975 yılında yapılan UFO gözlemlerinin hemen arkasından görülmeye başlanmışlardır. Bir çok çiftçi gökyüzünde ışık gördükten hemen sonra çiftliğinde katledilmiş hayvanları ile karşılaşmaya başlamıştır. hayvan cesetlerini inceleyen uzmanlar içlerinde ördekler, keçiler, kaz ve inekler olan kurbanların kanlarının tıpkı tıbbi bir müdahale ile gerçekleşmişcesine alındığını tespit etmişlerdir. Önceleri bu olaylardan Moko Vampiri değil bölgede illegal yolla yetiştirilen timsahların sorumlu olduğu düşünülmüştür.

El Chupacabra

1995 senesinde Orocovis ve Morovis isimli Porto Riko kasabalarında güçlü bir hayvan katliamı dalgası görülmeye başlandı. Çiftçiler içlerinde keçi, tavuk ve bir kısım küçük hayvanını bulunduğu cesetlerin kanlarının alınmış olduğu bildirmeye başladılar. Yaralar genellikle boyun bölgesinde bulunmaktaydı.

1995 yılının sonbaharına kadar saldırılar artarak devam etti. Daha sonra diğer kasabalara yayılmaya başladı. Osvaldo Claudio Rosado isimli çiftçi günün birinde kendisini bir gorilin kovaladığı söyleyerek resmi görevlilere başvurdu. oysa bölgede goriller yaşamamaktaydı. 44 yaşındaki çiftçi kendisine inanamayanlara vucudundaki tırnak ve pençe yaralarını gösterdi.

Daha sonra çupakabarının şöhreti başkaca tanıkların ve saldırı kurbanlarının beyanları ile duyulmaya ve kıtayı kaplamaya başladı. Bir sene içinde 2000 den fazla hayvan katledildi. Yüzlerce kişi çupakabranın saldırına maruz kaldıklarını anlattı. Bölge halkı kendilerine inanmayan bilimsel çevrelere rağmen katliamların şiddetini tüm benliklerinde hissetiler. Çok sayıda hayvan öldürüldü. Yeryer saldırıya uğrayan çocukların kadınların ve bir kısım çiftçinin maceraları mahalli basında çıkmaya başladı.

Bugün çupakabra tüm dünya çapında bilinmektedir. Ancak sadece UFO edebiyatının bir parçası olarak görülmektedir. UFOcular için o ekin halkaları ile birlikte yeni bir araştırma alanı idi. Artık sadece uçan daire karşılaşmalarından bunalmış olan bu maceracı kesim için yeni bir kapı, araştırılacak yeni bir alandı.

Bazıları Çupayı Yakaladığını İddia Ediyor

Günümüzde hala saldırılar devam etmektedir. Ara sıra birileri elinde garip bir hayvan leşi ile ortaya çıkıp çupakabrayı yakaladığını iddia etmektedir.

Bazılarına göre laboratuvarlarda incelemeye alınmış çupakabra cesetleri vardır. Kimbilir??!!

30 Haziran 1908 günü muazzam büyüklükteki bir ateş topu Sibirya semalarında belirerek yere çarptı ve bin Hiroşima Atom Bombasına eşdeğer bir patlama gerçekleşti. Patlama neticesinde meydana gelen ısı binlerce geyiği öldürdü ve yüzlerce kilometrelik bir alan orman yangınları ile kavruldu. İngiliz gazetelerine göre patlamadan sonraki birkaç gün içinde Batı Avrupa’da bulunan insanlar bile gökyüzü kaplayan turuncu parıltı ile hiç ışık yakmadan geceleyin gazetelerini okuyabilmekteydiler.

Tunguska'daki Patlama

Patlama büyük bir yanardağ infilakını hatırlattıysa da ortada böyle bir yanardağı yoktu. Batının elinde olan tek şey Tunguska yöresinde orta şiddette bir depremin gerçekleşmiş olduğuna dair sismograf kayıtlarıydı. Bilim adamları olayı merak ediyor ancak hiç biri dünyanın öte ucunda bulunan ve henüz ayak basılmamış bataklık bölgeye gitmeye cesaret edemiyorlardı. Patlamadan ancak 19 yıl sora bölgeye gidilebildi ve dizi dizi yere yatmış ağaçlarını gördüklerinde patlamanın şiddeti karşısında dehşete kapıldılar. Önce bunun bir meteor taşı olduğunu düşünerek göktaşı parçaları aramaya koyuldular. Ancak sonuç umutsuzdu.

Çevre köylülerle konuştuklarında köylüler onlara akan bir yıldızdan bahsedeceklerdi. Yıldız kaymasının ardından büyük patlama gerçekleşmiş ve gürültü etkisiyle bir çoğu sağa sola savrulmuşlardı. Bilim adamları yanmış ve yatmış on binlerce ağaçtan başka bir görüntü elde edemediler.

Esrarengiz Fenomen

Tunguska bölgesine yapılan araştırma gezilerinde buradaki ağaçlar arasında dünya-dışı özellikler taşıyan bazı partiküllerin yuvalandığını gördüler. Bilgisayar aracılığıyla yapılan tahlillerde bu parçacıkların asteroit orijinli meteorlara ait olduğu anlaşıldı. Ancak onları ilgilendiren olaya bir meteorun sebep olmasından çok böylesi bir zarara sebebiyet veren meteorun yapısıydı.

Tunguska bilim adamlarının sadece şahsi zevklerini tatmin etmek ve meraklarını gidermek için ceplerinden para harcayarak araştırdıkları bin yılın en esrarengiz olaylarından biri ve belki de en önemlisi! Bu bilinmeyen açığa kavuşturulduğunda belki de uzayla ilgili tüm bildiklerimiz değişecek ve uzaya açılacak olan insanı bekleyen bir tehlikenin valığını fark edeceğiz.

Tunguska ’ya ilk olarak 1927 senesinde yıllarca Rusya’nın bir çok bölgesinde meteor toplamış amatör bir bilim adamı olan Leonid Kulik gitmiştir. Onun bu yolculuğu sadece bölgenin zorlukları düşünülürse bile başlı başına bir macera ve cesaret gösterisidir. İlk olarak devrilmiş ağaç yığınlarını gören Kulik ortada büyük bir orman yangınının varlığını düşünmüştür. 14 yıl içinde dört sefer yapan Kulik buranın resimlerini çekti, araziyi tarayarak meteordan parçalar bulmaya çalıştı ancak hiçbir sonuç elde edemedi. Tanıklarla konuştu, hiç kimsenin anlattığı diğerine benzemiyordu. Ancak o bu patlamaya bir meteorun sebep olduğu konusunda sabit fikre sahipti.
Leonid Kulik ve araştırma ekibi

Patlayan Uzay Gemisi

Kulik’ten başka 10 yıl boyunca bölgeye gidilmedi. Ta ki ünlü Rus bilim kurgu yazarı Alexander Kazantsev tarafından buranın garip görünümüne ancak bir nükleer patlamanın sebebiyet vereceği ve tanıkların anlattıklarına göre gök yüzündeki silindir biçimli bir cismin manevralar yaparak düştüğüne göre bunun nükleer yakıtla çalışan bir uzay gemisinin düşmesi neticesinde gerçeklemiş olabileceği üzerine yazılan bilim kurgu öyküsü yayınlanana kadar. Peşinden Hiroşima ve Nagazaki ‘ye atılan bombaların benzer etkiler yaratması tüm bilim çevrelerinin buraya ilgi duymasına neden oldu.

Herkes Kazantsev’in öyküsünün gerçek olma ihtimali üzerinde durmaya başladı. Artan ilgi ve yeni bilim seferleri ile Tunguska’nın sırrının birkaç sene içinde çözülebileceği sanıldıysa da tüm bunlara rağmen olay hala sır olarak kalmaktadır.

Tunguska Ağaçları Tomsk Biyoloji ve biyofizik Araştırma Enstitüsü başkanı Gennardy Plekhanov 1961 yılında hazırladığı raporla durumun sanılandan çok daha karışık ve içinden çıkılmaz olduğunu anlattı. Böylece her sene Tunguska’ya bir bilim heyeti gelerek incelemeler yapmaya başladı. Öncelikle bölgede yatık yığınlar halinde duran ve patlamadan etkilenen ağaçların bir haıtası çıkarıldı (Yandaki harita). Tomsk Devlet Üniversitesi matematikçilerinden Wilhelm Fast tarafından hazırlanan bu harita sayesinde ağaçların yerden yaklaşık 6 km. yukarıda meydana gelen, 10 ile 20 megatonluk TNT güçünde, doğudan batıya doğru ilelemte olan bir patlama neticesinde ancak bu görünümü alabilecekleri ortaya çıktı.

Tunguska'daki patlamanın etkilerini gösteren harita Batılı Araştırmacılar Olay Yerinde

Tunguskaya yakın Tomsk ve Krasnoyarsk bölgelerinin askeri teknoloji alanında araştırma bölgeleri olması sebebiyle 30 yıl boyunca sadece Rus araştırmacılara açık olan bölge soğuk savaşın sona ermesi ile artık batılı meslektaşlarına da serbest olacaktır. Bunlar içinde İtalyan fizikçi Menotti Galli, ağaçlardan ve özellikle de onların yıllık gelişmelerini gösteren halkalarından Tunguska’nın sırrının çözüleceğine inanmaktaydı.

1990 yılında gerçekleştirilen keşif gezisinde Galli, patlama sırasında kurumuş ağaç dallarının yaş ağaç gövdelerine saplanarak halkaların düzenli gelişimlerini bozduğunu; ağaçın yaşamını sürdürebilmek için dalın etrafını reçine ile kapadığını fark etti. Öylesi ile patlama sırasında ormana saçılan patlamaya sebebiyet veren her ne ise onun parçalarının bir kısmı reçinelerin içine de girmiş olmalıydı. Ele geçirilen reçineler laboratuarlarda incelendiyse de bir sonuca varılamadı. Bir yıl sonra daha çok reçine temini için yeniden bölgeye gidildi.

Yoğun çalışmalar neticesinde Galli ve İtalyan Giuseppe Longo merkezde ve patlamadan kurtulabilen 6 adet ladin bulabildiler. Gövdelerinden yeterince numune kesilerek alındı. Karşılaştırma yapabilmek için devrilmiş bir kara çamın kökünden de örnekler çıkarıldı.

Reçineler içinden çıkarılan parçacıklar incelendi. Anca sadece aynı döneme ait oldukları dışında bir veri elde edilemedi. Reçineler içindeki 1902-1914 dönemine ait tabaka içinde olağanüstü düzeyde bakır, altın ve nikel parçacıkları bulundu. Bu parçacıkların oranı patlama zamanında normalin on katına çıkmıştı. Bu da patlamanın dünya-dışı kökenli olduğunun kanıtıydı.

Bu parçacıklar patlama sırasında mı oluşmuşlardı? Bunu anlamanın en iyi yolu kara çam ağacının köklerinin incelenmesiydi. Çünkü patlama sırasında devrilen çam ağacının kökleri havadaki partikülleri tutmuş olmalıydı. Gerçekten de öyleydi.

Bir başka kanıt da reçineler ve köklerdeki parçacıkların küre biçiminde olmasıydı ki, bu ancak yüksek ısı ile mümkündü. Patlamanın yaydığı ısı havadaki parçacıkları eriterek küreleştirmişti. Öyleyse bu patlamaya ancak bir uzay cismi neden olabilirdi.

Yeni Teoriler

Bu gün büyük bir kısım bilim adamı patlamaya bir kuyruklu yıldızın sebebiyet verdiğine inanmaktadılar. Ancak öyle olsaydı bu patlamalarının devamı gelmeliydi. Parçacıklar değişik cins meteorlardan birinden gelmiş olabilirler.

Son olarak Moskova Radyo Araç Enstitüsü radyoloji uzmanlarından Andrei Olkhovatov tarafından ortaya atılan bir teoriye göre felaket gökten değil yerden gelmiştir. Tunguska’da bir deprem gerçekleşmiş ve tüm bu olaylar bu depremin devamı olarak meydana gelmişti. Olkhovatov’a göre deprem sadece yeri sarsmakla kalmaz, kimi zaman şimşeği anımsatan ışıklar çaktırarak büyük gürültüler çıkarabilir. Depremden kaynaklan sismik enerji elektrik dalgaları şeklinde yayılarak ağaçları yakmış ve orman yangınları başlamış olmalıdır. Tanıkların anlattıkları bilim adamın görüşünü desteklemektedir.

Tunguska’da Ne oldu?

Tunguska’da ne olduğu hala bir sırdır. Bilimin gelişmesiyle her geçen gün yeni bir teori ortaya atılmakta, eskisi eleştirilmektedir. Ancak bilinen tek şey her ne olduysa bu kendine özgü bir şeydi ve benzerleri gerçekleşmediği süre de Tunguska’daki deliller yavaş yavaş ortadan kalmak; yeni delil elde etme olasılığı azalmaktadır.