‘Büyü ve Büyücülük’ Kategorisi için Arşiv

Bu yüzyılın başında Avrupa’nın ortasında Almanya’da bir şeyler oldu. Nazi liderlerini hep üst düzey subaylar olarak gösteren resmi tarihin aksine bu insanlar aslında Bilimsel Araştırmalar yapan Kara Büyücülerdi. Üzerlerindeki üniforma dışında askerlikle bir bağları yoktu. Onlar Almanya’ya da hizmet etmiyorlardı.  Sadece Alman halkının Karanlık bir güce hizmet etmesinde aracılık ediyorlardı.

Karanlık Güneş, Naziler ve Uçan Daireler

1933 senesinde Hitler Nazi Partisiyle iktidara geldiğinde, gizli cemiyetinin tüm üyeleri anahtar görevlere getirilmeye başlandı. Hess Führer’in Yardımcısı oldu, Rosenberg Üçüncü Reich’ın Bakanı , Bormann Nazi Partisinin Konsey Başkanı, Himmler SS Birlikleri ve Gestapo’nun Başına getirildi. Sadece Hitler’in en hararetli savunucusu Dietrich Eckart onlardan ayrık tutuldu ve başarısız oldu.

Dünya Hakimiyeti için her biri güç birliği yarışına giriştiler. İlk eylem olarak orduyu yeniden şekillendirdiler. Birinci Dünya Savaşı sonrasında dayatılan Versailles Anlaşmasının tüm şartlarını reddettiler ve uymayacaklarını açıkladılar.

1938 senesinde Hitler’in birlikleri Avusturya’yı ilhak edecektir. Bunu takip eden sene tüm avrupa onların kurallarıyla yönetilmeye başlandı ve İngiltere’de bunlara uyma konusunda sırada bekliyor gibi görülüyordu.

Nazi hareketinin merkezinde binlerce yıllık Reich’ın yeniden kurulması hevesi vardır. (Saklı Sitenin Notu: Tarihçilerden sorarsanız size birinci Reich’ın Yunan ikinci Reich’ın Roma imparatorluğu veya buna benzer bir şeyler olduğunu anlatırlar. Oysa Nazizim’e göre Birinci Reich devlerin yaşadıkları unutulmuş cağlardaki ilk Atlantis ve İkinci Reich Platon’un bahsettiği 12.000 yıl önce sular altına gömülmüş İkinci Atlantis’tir. Bu konu ile ilgili tarih kitaplarında yazılanlar tamamen uydurmadır.) Böylece tarih yeniden ancak bu kez Aryan Mitolojisinde olduğu gibi yazılacaktır. Bu mitolojinin Viktoryan dönemi peygamberler beklediği ve üstün bir ırkın gelmesiyle gerçekleşebileceğine dair inanışı daha önce anlatmıştık.

Ahnenerbe'nin Amblemi

Üstün ırkın gelişinin hızlandırılması amacıyla Himmler tarihin en ilginç organizasyonu olan Ahnenerbe‘yi kuracaktır. SS kanatları altında kurulan bu organizasyon tamamen gelecek olan ırkın araştırılması ve geliştirilmesi için okült amaclarla oluşturulacaktır. Bu çalışma heyeti aynı zamanda büyülü ve dini kuvvetleri bünyesinde barındırdığına inanılan Kutsal Kase – Holy Gail, Ahit Sandığı – Ark of the Covenant gibi eşyelerı da arayacaktır. Himmler özellikle Kader Mızrağı’nı Spear of Destiny kendi için istiyordu. Bu mızrak haça gerilen İsa’nın kanını taşıyordu.

Hitler ve Kutsal Kader mızrağı

Tevrata göre İsa’nın yakalanarak bir çok işkenceden sonra haça gerildiğinde, onun öldürülmesi için ısrarcı olan Yahudilerin Kutsal Şabat günü başlamak üzere olduğundan güneş battıktan sonra haç üzerinde kalmasını istemediğini anlatmaktadır. Bu yüzden Pontius Pilatus’tan haca gerilen üç adamın derhal ölümünü istediler. Romalı askerler Hz. İsa’dan önce çarmıha gerilmiş olan iki hırsızın bacaklarını kırarak öldürdüler. Hz. İsa’nın yanına geldiklerinde O’nun zaten ölmüş olduğunu gördüklerinden bacaklarını kırmadılar. Bunun yerine askerlerden biri mızrakla göğsünü deldi, o anda kalbinden kan ve su karışımı bir sıvı aktı. Daha sonra aynı gün Mesih İsa’nın vücudu Haçtan indirilerek mezara kondu. (Devamı —->>>>>)

(daha&helliip;)

Wilhelms Von Oranien’in özel doktoru Jean Frederick Helvetius (sakın onu Fransız filozof Clade-Arien Helvetius ile karıştırmayın) simya alanında ismi en çok geçen insanlardan biridir. Daha 1776 yılının başlarında transmutasyon (maddenin değişimi) hakkında ayrıntılı bir rapor hazırlamış ve yayınlaşmıştı. Onun bu bilimsel makalesi bu gün bile itibar görmektedir. Ancak ona maddenin değişimi konusunda asıl ününü kazandıran kendi çalışmalarından çok başka birinin yaptığı bir çalışmanın güvenilir Tanığı olmasıdır..

Helvetius

Helvetius eserlerinde 27 Aralık 1666 günü sabahı tanımadığı bir yabancının kendisini ziyaret ettiğini anlatır. Bu yabancı çok iyi giyimli olmamasına rağmen rahat tavırlarıyla dikkat çekmekteydi. Son derece kendini beğenmiş ve kendinden emin bir duruşu vardı. Selam verdikten sonra Helvetius ile görüşmek istediğini söyledi.

Adam kendini sanatkar Elias olarak tanıttı. O dönemde sanatkar kelimesi simya alanında sırrı bilen anlamında kullanılmaktaydı. Yabancı, Helvetius’a:

“- Simyacıların eserlerinde bahsettikleri felsefe taşının rengini bilmenize, bileşimi ve özellikleri konusunda bu kadar engin bilgi sahibi olmanıza rağmen onu kendiniz üretmeyi niye düşünmediniz?” diye sordu.

Helvetius “- Denedim, ancak beceremedim.” karşılığını verince, adam elinde tuttuğu küçük bir çuvalın içinden üzerinde garip desenler olan, küçük fildişi bir kutu çıkarttı. Kutunun içinde sarı cam parçasını anımsatan bir cisim duruyordu.

Adam “- Bu küçücük parçacıktan 20 ton altın elde etmeye yetecek kadar -boya- bulunuyor” dedi. Boya simyada transmutasyonu sağlayan felsefe taşının bir başka adıydı.

Bu küçük parçayı elinde bir süre tutarak inceleyen helvetius istemeye istemeye taşı sahibine verdi ve soru : “- Taş, niye yazılarda anlatılan renkte değil?”. adam yeniden kendinden oldukça emin bir şekilde rengin hiç bir anlam ifade etmediğini asıl önemli olanın taşın kullanıma hazır olup olmadığı olduğunu anlattı.

Helvetius taştan küçük bir parçayı kendisine vermesini rica etti, yabancı kabul etmedi. Bu kez alim, en azından kendi gözleri önünde bir değişim yapması ricasında bulundu. Adam bunu da reddetti. “- Tekrar geleceğim!!!” diyerek Helvetius’un yanından ayrıldı.

Gerçekten de bu tarihten sonra bir kaç kez daha bilim adamını ziyarete geldi. Bu ziyaretlerinden birinde taştan bir parçayı kopartarak Helvetius’a vermeyi kabul etti. Devamını Helvetius’un anılarından okuyalım:

” Bana hardal tanesi iriliğinde küçük bir parça verdi. Sanki dünyanın en büyük hediyesini veriyor gibi davranıyordu. Ben bu parçanın dört kurşun tanesini bile değişime uğratmaya yetmeyeceğini söyleyince, o halde taşı geri vermemi istedi. Ben daha büyük bir parça vereceği umudu ile taşı kendisine geri verdim. halbuki o minicik parçayı bir kez daha ikiye bölerek yarısını kendine alıp diğer kısımını bana geri verdi. “- Size bu kadarı bile yeter!” diyerek söylendi.”

Helvetius bu kez hayal kırıklığı ile elinde kalan azıcık bir parçaya baktı. Bu öyle küçük bir parça idi ki, bunula değişi yapılması imkanı yok diye düşündü. Ama yabancı bu parça ile 15 gramdan fazla kurşunu kolayca altına dönüştürebileceğini söyledi. Daha önce bir çok kereler denemeler yapmış olan Helvetius için elindeki minik parça hiç bir anlam ifade etmiyordu.

Simyasal Elementler

Elias yanında aletlerinin olmadığını tekrar geldiğinde işlemi Helvetius’un gözleri önünde yapacağını söyledi. Ancak Elias hiç bir zaman gelmedi. İddia edildiği gibi Elias bir şarlatan olsaydı, mutlaka Helvetius’un gözünü boylamak için gelirdi ve belki de yanında getireceği kurşunlarla deneyi kendisi yapardı, ama gelmedi.

Aradan bir süre geçtikten sonra Helvetius karısının zorlaması ile deneyi kendisi yapmaya karar verdi:

“Karıma boyayı (yani minik parçacığı) balmumuna bulamasını söyledim. Bu arada ben de bir miktar kurşun hazırladım. Sonra balmumu ile kaplı boyayı kurşunun üzerine tutturdum. Her ikisini ateşe tuttum. Balmumu ıslığa benzer bir ses çıkartarak erimeye ve kurşuna işlemeye başladı öve on onbeş dakika sonra eriyen kurşun saf altına dönüştü. Hal değişimiminden önce kurşun oldukça parlak yeşil bir renk almıştı, ben dökünce kan gibi kırmızı oldu. Altını alarak hemen bir kuyumcuya gittik. Adam bunun gördüğü en iyi cins altın olduğunu söyleyerek karşılığında 50 Florin teklif etti.”

Doğal olarak böyle bir olayın söylentisi kısı sürede her yana yayıldı. Hele simyanın yaygın olduğu o dönemi düşünürsek öykünün ne kadar hızlı yayıldığını anlatmak bile gerekmez. Helvetius’un evi bin haç alanına döndü. Bilim adamları, meraklı simyacılar, öğrenciler ve komşulardan oluşan bir ordu elde ettiği altını görmek, bir an olsun elde tutabilmek için sıraya girdiler. Bir çok kimse altından bir parçayı incelemek için istedi.

Helvetius bu teklifi kabul etti ve ziyaretçilerle birlikte Kuyumcu Brechtel’e gittiler. Kuyumcu bu kez yeni bir deney yaptı, bir birim altına üç birim gümüş katarak etti. bu karışı soğuttutan sonra üzerine nitrat asidi dökerek gümüşü çözelttiler ve altın toz halinde dibe çöktü. Yeniden asit dökülerek altın bir araya getirildi.

Helvetius “Fakat bu kez garip bir başka şey daha oldu” diyor, “Deneyi yapınca önce altının yarısından fazlasının kaybolduğunu zannettik. Ama sonradan aksine, bir kısım gümüşün de altına dönüşerek altın miktarının çoğalmış olduğunu gördük”.

Deney tekrarlandı ve altın miktarı yine arttı. Geriye gümüş kalmayıncaya kadar tekrar tekrar denendi. Helvetius’un anlattığı bu öykünün gerçekliği tartışmalı mıdır?

Ünlü felsefeci Spinoza bir arkadaşına yazdığı mektubunda bu olaydan bahsetmektedir:

“Helvetius olayı hakkında konuşunca Voss benimle alay etti ve böyle saçmalıklarla ilgilenmeme şaşırdığını söyledi. Meseleyi aydınlatmak için Kuyumcu Brecthel’e gittim. Bana madeni eritirken gümüş ilave ettiğini ve sonuçta altının ağırlığının arttığını doğruladı. Bu da altının değişik bir şey olduğunu kanıtlıyordu. Çünkü gümüşün bir kısmı doğrudan doğruya altına dönüşmüştü.”

“Yalnız Brechtel değil bu incelemeye katılan diğer kimseler de bana olayın bu şekilde gerçekleştiğini anlattılar. Bunun üzerine Helvetius’a gittim. Erimiş altına daldırdığı çubuğun soğuduktan sonra üzerinin tamamen altınla kaplanmış olduğunu gördüm. Bana erimiş kurşunun üzerine yabancının verdiği taşın dörtte birini bile koymadığını söyledi.”

Spinoza

Şüpheciliği ve herşey kolay kolay inanmaması ile tanına Spinoza bile olayın gerçekliğini kabul etmiştir.

Yıllar sonra bu kez bir başka yabancı ünlü İngiliz fizik ve kimyacısı Robert Doyle’yi ziyaret edecektir. Bu garip yabancı bilim adamına bir parça boya verecektir. Boyle günlüklerinde parçanın o kadar küçük olduğunu söyler ki, nerede ise rengi seçilememektedir. Ancak temkinli fizikçi dönüşüm deneyini kurşunla ve gümüşle değil bizzat altınla yapacaktır. On gram altını bir kapta eritip üzerine meçhul parçayı atar. Altının ağırlığında kayıp olmamamsına rağmen kurşun oksidi tabakası ile kapladığını gözlemler. Ayrıca kapta beş küçük gümüş kürecik belirmiştir.

1679 senesinde meydana gelen bu olaydan sonra Boyle, maddenin bileşiminin, esnekliğinin ve özgül ağırlığının bir başka madde ile değişime uğratılabileceği sonucuna varacaktır.

Simya – Giriş

Yayınlandı: 16 Eki 2009 / Büyü ve Büyücülük, Simya

Aşağıda ilgiye bağlı olarak devam edecek ve muhtemelen simya sanatı ile ilgili en kapsamlı türkçe yazı dizisininin nacizane giriş kısmını okuyacaksınız. Bu yazı dizisi oldukça kalın bir kitabi çalışmanın çok yalın özetidir. Bu konuya ilişkin o kadar az türkçe kaynak vardır ki, bu aciz çalışma bile iddialı olabilmektedir.

Bazılarına göre Simya eski çağların kimyası giyisisindedir. Bu görüşte olanlar genellikle tarihte simyadan kimya bilimine doğru bir gelişme olduğuna inanamaktadırlar. Simyayı basit metallerin soy metallere, yani özetle kurşununun altına çevrilmesi olarak düşünürler.

Simyacı denildiğinde ilk akla gelen kasvetli bir ortaçağ mekanında büyük tencereler ve imbiklerin yanında oturup elinde eski bir kitaptaki bir formülü uygulamaya çalışan bilge kişi akla gelir. Aslında onun bu duruşu herhangi bir çağda yaşamış bir bilim adamından çok saplantılı bir büyücüyü anımsatır.

Simya gerçekten de kimyaya benzemez: Aralarında gerek düşünce ve gerekse uygulama farklılıkları vardır:

Örneğin kimyager müsbet bilimlere önem verir onun uygulamalarında madde dışında bir gerçek yoktur. Oysa simyacı sadece madde ile uğraşmaz. O uygulamasını yaparken dua eder, Tanrısına başarılı olmak için yalvarır ve takdime sunar. O kimyagerden farklı olarak maddenin kendisi ile değil özüyle ve daha da içerisi ile ilgilidir. Kimyager için maddenin en küçük hali atomlardan oluşurken, simyacı için maddenin en içrek hali onun ruhudur.

Kimyager için madde ölüdür. Oysa simyacı için madde yaşayan bir varlıktır. Onun yaşayışı tabiatı ile ilgidir. Günümüzde hala bazı simya tabirlerini kullanmaya devam ederiz. Örneğin kezzap için tuz-ruhu dememiz onun ile simyacılar arasındaki ciddi bağdan kaynaklanmaktadır. İspirto’nun anlamı “Ruh” kelimesidir. İngilizceki Spirit-Ruh günümüzde ispirto olarak kullanılmaya devam edilmektedir.

John Dee'ye ait Siğil çalışması

Kimyacı için madde yaşlandıkça değer kaybederken, Simyacı için yaşlanan maddenin en olgun hali altındır ki, bu maddenin ulaşabileceği en yüksek seviyedir. Tüm maddeler altın olmak ister. Bu aynen tüm insanların ölümle birlikte Tanrısallaşması, ilahi bir mekana gitmesi gibidir. Altın ilahi bir nesnedir ve insanın benliğinde önemli bir yere sahiptir.

Şimdi kendinize sorun bakalım altın neden en değerli madendir. İnsan niye diğer madenlerden farklı olarak altına değer vermektedir?

Bunu ekonomistlere ve bir kısım iktisatçılara sorarsanız size herkes tarafından genel kabul gören ve pek de irdelenmeyen bir cevap verirler; “Altın çok değerlidir çünkü o tabiatta ender bulunur”. Şmdi çevrenize bakınız. Milyonlarca ton altının kuyumcularda, banka kasalarında ve insanları üzerlerinde taşınıp saklandığını alınıp satıldığını gözünüzün önüne getirin. Altın pek öyle tabiatta ender bulunan bir cevher değildir. Elması değerli kılan onun ender bulunması değil, kendine has ışıltısıdır. Altın sarısı ve parlaklığı da insan ruhunda ayrı bir yere sahiptir.

Yani altın insan ruhunun bir parçasını oluşturur. Şöyle anlatırsam daha kolay anlaşılacaktır. Tüm Dünya Altın ile kaplı olsaydı ve herşey altından yapılı olsaydı; daha sonra insanlık Mars’da bir külçe altın olduğunu duysaydı, ne yapıp eder oraya ulaşmaya o altını da kendi varlığına katmaya çalışırdı…

Simyacı ile kimyager arasında en önemli düşünce farklılıklarından biri de kimyacının gelişimi ileri simyacının geriye doğru olmasıdır. Yani kimya bilmi yıllar ilerledikçe daha gelişirken, simyacı için en eski olan en çok şey bilendir. Sanatçı (simyager), eski eserleri toplamaya çalışır. Ona göre sanatın(simyanın) asıl prensipleri ve formülleri eskinin kaybolmuş bilgileridir. O bilgisinin kaynağı olarak kendini Flamel, Aristo, Cabir ve Hermes’e(Mısır Tanrısı Thot) bağlı hisseder. Bilgi zaman içinde unutularak yozlaşmıştır. En eski olan en doğru olandır.

Yüzyıllarca bilim adamları elementlerin sabit ve değişmez olduğunu düşünmüşlerdir. Ortaçağdan sonra gelişen bu ekol kendinden önceki simya çalışmalarını safsata ve cahillik olarak görüp öyle göstermişlerdir. Bu yüzden de alşemistler(simyacılar) hep hayalperest, hastalıklı beyinleri olan insanlar olarak gösterilmişlerdir. ama 1919 yılında İngiliz Fizikçi Rutherford’un helyumla nitrojeni patlatıp oksijen ve hidrojen elde etmesi ile simyacıların haklılığı ortaya çıkacaktır.

Simyacının, simya bilgisinin cahil ellerde bir yıkıma dönüşeceği, maddenin dönüşümü sırasında kontrol edilmesi zor bir enerjinin açığa çıkacağı düşüncesi yıllarca bilim adamlarını güldürürken Hiroşima ve Nagazakiye atılan atom bombaları, bu gülümsemeleri suratta donan bir burukluğa çevirecektir.

Simyacının bir elementi diğerine çevirmek için verdiği mücadelede harcadığı güç ve para gözününde tutulursa bu hırs ve bu hırsı besleyen kaynağın ne olduğu her zaman bir merak konusu olacaktır. Tek işi altın üretmeye çalışmak olduğunu düşündüğümüz bu insanlar geçimlerini nasıl sağlıyorlardı ve onların bu arzularını diri tutan hangi ilhamdı.

Elle tutulur sonuçlar elde edilmeksizin sahte bir umudun peşinde insanlık tarihinde Cabir, Agricola, Newton gibi dahi devlerin boşuna debelendiklerini söyleme aslında kimin haddinedir! Bir kısım bilim adamlarını alaycı edaları ile küçümsenen simya ilmi insanlık tarihinden çıkarılsaydı belki bugün hala mağara devri ve en fazla ortaçağ hayatı yaşıyor olacaktık.

Elbetteki tüm simyacılar süper bilim adamları, alanında uzman kimseler değildiler. Şarlatanlar, hayalperestler, deliler ve dolandırıcıların kendini göstermekten geri kalmadıkları bu uğraşıda çok az sayıda saygın kimse bulunmaktaydı. Simyacı ile ilgili olarak eskiden hep şu öykü anlatılmaktaydı:

Bir gün kasabaya garip bir adam gelerek kendinin simyacı olduğu, herşeyi altına çevirmeyi bildiğini ve bunu kanıtlayabileceğini söyler. İnsanlar onun bu iddiasını önemser ve onu evlerine davet ederler. Bu garip yabancı zengin bir tüccarın evine gider ve onun konukları önünde gösterisine başlar. Önce değer ifade etmeyen ve altına çevrilmesini istedikleri kumaş, bez gibi malzemeyi ortaya yıkmalarını söyler. Meraklı izleyiciler dediğini yaparlar. Daha sonra evde bulunan değerli esyaları getirip kendine vermelerini ister. Bu eşyalar sayesinde diğerlerininin değerini arttıracağını onları altın ve müchevere dönüştüreceğini anlatır. Misafirini dediğin yapılır. Adam eline değerli eşyaları alır ve değersizlerin üzerine üzerinden çıkardığı bir sıvıyı boşaltır. ortalığı yoğun bir duman kaplar…”

Sonra ne mi olur?

Duman dağılınca yabancının ziynet eşyaları ile birlikte ortadan kaybolduğu anlaşılır. İşte simyacı çoğu kez bu öykü ile bilinirdi.

Gerçek böyle midir? Bu kadar basit midir. Hayır. Ancak bu simyanın öyküsü yukarıda anlattığımız hikayeden çok daha eğlenceli bir maceradır.

17nci yüzyılda İngiltere büyük bir savaşın içine girmiş, ülke büyük çalkantılar yaşamaktadır. Bu dönem içinde halkın kontrolü zorlaşmaya başlamış ve halk arasında savaştan dolayı soylulara yönelik hoşnutsuzluk artmıştır. Bu kargaşa ortamı içinde Kral Charles zaten ülkede uygulanmakta olan cadı avcılığı ile halkı korkutma ve kendine bağlayamaya karar verdi. Böylece tarihin en önemli Cadı Avcısı Matthew Hopkins görevlendirildi.

Matthew Hopkins; Cadı Avcılarının Generali

Matthew Hopkins 17nci yüzyıl İngilteresinin en meşhur cadı avcısıydı. Aslında bir papazın oğluydu. iyi bir din ve hukuk öğrenimi görmüştü. Gittikçe artan şiddet duygusu, güvensizlik, İngiliz Sivil Savşı boyunca ortaya çıkan dini heyecan tabiatdışı olaylara yönelimi de arttıracaktır. Matthew Hopkins işte böyle bir atmosfer içinde ortaya çıkacaktır.

Meslek hayatı boyunca Cadı-Avcısı Hopkins, 200 ila 400 arası kimseyi büyücülükle suçlacaktır. Bu korku saltanatı ilk olarak 1644’de Essex’de başlayacaktır. Tek bacaklı Elizabeth Clarke Tanrı düşmanlarını arayan Hopkins’in ilk kurbanı olacaktır ve onun sorgulanması sırasında zavallı kadın işbirlikçisi olan otuz-bir kişinin ismini de verecektir. Böylece bir seferinde otuz iki cadıyı tespit ederek yakarak kendi döneminde korkunç bir şöhret edinecektir Hopkins.

Hopkins’in kariyeri mütevazi bir şekilde başlamışsa da şöhreti hızla yayıldı ve tabii ki kibiri de arttı. İlk olarak kendini “Witch-Finder General – Cadı Avcılarının Generali” ilan etti. O dönemde saray tarafından görevlendirilen cadı avcıları gittikleri kasabalarda açlık, fakirlik, hastalık gibi uğursuzluğa sebebiyet verdiği inanılan cadıları tespit etmek, yargılamak(işkence etmek) ve cezalandırmak için para almaktaydılar. Matthew Hopkins yapacağı işler karşısında çok yüksek ücretler istemeye başladı. O zamanlar ortalama günlük çalışma ücreti iki pens iken, Hopkins bir kasabayı cadılardan kurtarmak için 20 sterlin istemekteydi. İşkence yapmak kanunla yasaklandığı ve sıkı şekilde takip edildiğinden Hopkins ve hizmetkarları kurbanı itirafa zorlamak için onun uyumasına engel olur; günlerce uykusuz tutarlardı. böylece güya işkence olmaksızın gayet insani bir biçimde cadıları açığa çıkardıklarına inanırlardı. Ancak kapalı kapılar ardında geçen ve kurbanın bu işlemler sonunda konuşmaya bile mecali kalmadığı bu insanlık dışı uygulamalar sırasında Hopkins aşırılığa kaçtığını da ağzından kaçırmaktaydı.

Cadı Yargılaması

Dıştan bakıldığında oldukça dürüst ve azimli görünen Matthew Hopkins aslıda mahkumiyeti sağlamak için akla gelmedik hilelere başvururdu. İçten pazarlıklı, hırslı ve paragöz bir adamdı. Ustalığını kanıtlamak için türlü hilelere baş vurmakta çekinmezdi. Cadıların yaralarının kanamadığına inanıldığı için Hopkins kurbanının derisine vurduğunda içeriye geçen ve onu yaralamayan bir bıçak yaptırmıştı. Uzmanlık alanlarından biri de yaşlı kadınları sorguya çekmekti. Örneğin Faith Mills yaptığı sorgulamalar sonunda kendisi ve Tom,Robertve John adıyla bilinen üç evcil kuşunun bir inek yaratarak domuz ahırının üzerine düşürdüklerini ve at arabasının bu nedenle kırıldığını ikrar etmiştir. Böylece Faith Mills asılacaktır.

Büyücüyü açığa çıkarmanın bir başka metodu sanığı göle atmaktır.Cadılar vaftiz edilmediklerinden su onları reddedeceği ve batmayacakları inancı hakimdi. Bunun tespiti için iki metod kullanılmaktaydı. Birincisi suçlu bir sandalyeye bağlanır ve oturur pozisyonda suya batırılıdı. Tabi ip yeterince bırakılmadığı için kurban suyun üstünde kalır ve cadılığı kanıtlanmış olurdu.

Cadı Banyosu

Diğer metotta ise kurban elleri ve ayakları birlikte bağlanarak suya atılırdı. Suyun üstünde kalırsa cadı olduğu anlışıldı. Ancak bu metodta pek cadı tespiti yapılamazdı. Çünkü cadılık ile itham edilen genelde suya batar ve yüzme bilse bile boğulur ve böylece masum olduğu açığa çıkardı. Eğer suçlu yüzerse mahkum olur, suya batarsa masum olduğu anlaşılır. İnanılanın aksine kurban boğulmaz, bağlı olduğu ip çekilmek suretiyle suyun dışına çıkarılırdı.

Suya Atılan Cadı

70 yaşındaki eski bölge papazı John Lowe bu uygulamaya tabi tutulmuştur. Üç gün üç gece uykusuzluktan ve ayaklarının altı su toplayana kadar durmaksızın yürütüldükten sonra göle atıldı. Ancak gene Hopksin’in yardımcıları ile birlikte hileleri ile zavallı adam bir türlü suya batmadı ve yüzme bilmesine rağmen bir türlü de yüzemedi. Rahiplerin kendini ziyaret etmesini istemedi ve darağacına giderken kendi cenaze duasını kendi okudu.

Vincent Price Cadı Avcısı Matthew Hopkins Rolünde

Bir süre sonra yaptığı vahşilikler o dönemin Avrupalısı için bile fazlasıyla insafsız olduğu anlaşılmaya başlanacaktır. Bu katliamlar sürerken bazı kasabalar Hopkins’in girişine izin vermemeye başlayacaktır. Onun metodlarına karşı artan bir kızgın kesim ortaya çıkacaktır. Papaz John Gaule 1646 yılında yayınladığı “Select Cases of Conscience Towards Witches and Witchcraft” adlı kitapçığında onun metodlarını açığa vuracaktır. Hatta Cadı-avcısı Generalinin gerçekte bir cadı olduğunu iddia edecektir.

Cadı Avcısı General Matthew Hopkins!!!

Hopkins karşılık olarak “Büyücüleri Keşfetmek” adlı bir kitap yayınladıysa da şöhreti yerle bir olmuştur.

Gittikçe daha az kasaba onun hizmetlerini talep etmeye başlayacaktır. Ölümü tamamiyle sır olacaktır. Onun veremden öldüğü söylenir. Ancak bazılarına göre gittiği bir kasabada büyücülükle suçlanarak halk tarafından linç edilmiştir.

Witchfinder General Vincent Price

Ancak Hopkins herşeye rağmen gerek görünümü ve gerekse yaptıkları ile fantastik ve korku edebiyatında klasik cadı avcısı profilini oluşturcaktır. Filmlerde gördüğümüz sakıllı, sivri uzun şapkalı kara elbiseli ortaçağ soylusu görünümündeki cadı avcılarının hepsi aslında Hopkins’in birer kopyasıdır. 1968 yılında yönetmen Michael Reeves tarafından çekilen ve baş rolünü ünlü korku filmleri artisi olan Vincent Price’ın oynadığı “Witchfinder General- Cadıavcısı General” isimli film tüm sansürlemelere rağmen gösterime girdiği tüm ülkelerde gişe rekorları kıracaktır.

General Cadı Avcısı

Bu yapıt 2005 tarihinde Total Film dergisi tarafından “tüm zamanın en korkunç 15 filminden biri olarak” seçilecektir. Film gösterime girdiği ülkelerde “Yılın En Çok Şiddet içeren Filmi” olarak tanıtılmış ve afişlerinde “Çocuklarınızı evden çıkartmayın, hatta mideniz sağlam değilse sizde onunla kalın” sloganı ile sunulmuştu.