‘Gizemler’ Kategorisi için Arşiv

Bir balığın karnında 40 gün kalıp daha sonra yeniden yeryüzüne dönen Hz. Yunus Peygamberin öyküsünü bilmeyeniniz yoktur. Bu inanılmaz dini anlatının bir benzerinin 19ncu yüzyılda gerçekleştiği bir çok kitapta anlatılmaktadır. Pekiyi moder çağlarda geçtiği iddia edilen bu öykü ne kadar gerçek ve güvenilirdir?

James Bartley, Balina Karnında

1891 Şubatında İngiltere’nin Liverpool limanından yola çıkan bir balina gemisi olan “Star of the East-Doğu Yılıdız” Güney Atlantikin Falkland Adaları açıklarında ava başlamıştır. Bir balina gördüler ve iki bot onu öldürmek için gönderildi. Birinci bot başarılı bir şekilde balinayı zıpkınladı. Fakat balina yüzerek uzaklaştı. Botu beş mil kadar beraberinde çekti. Daha sonra balina suya daldı ve tekrar deniz üzerine ancak botun bulunduğu yerden çıktı. Bottakiler kendilerini denize attılar. Sonunda zıpkıncılar balinayı gemiye çekebildiler. Fakat balina tarafından sürüklenen birinci bot alabora olmuş ve ters dönen teknedeki tüm gemiciler denize düşmüşlerdi. İki gemici dışında diğerleri kurtarılabildi. İki gemici denizde kaybolmuşlardı.

Bir kaç saat sonra balina güverteye alındı ve denizciler onu parçalamaya başladılar. Balinayı güvertede yükseterek mideye kadar yüzmüş oldukları bir sırada midede bir şeylerin kımırdadığını gördüler. Derhal mideyi yardılar ve kaybolan gemicilerden 35 yaşındaki James Bartley’i bilincsiz fakat nefes alırken mideden çıkardılar. İki hafta kendine gelemeyen gemici sonunda iyileşti. Üçüncü haftada yeniden işine geri döndü.

İngiltere’ye dönen Bartley Londra Hastanesine yatırıldı. Balinanın mide asidi sebebiyle derisi beyazlamş ve parşomen kağıdı gibi dökülmekteydi. Üzerinde saç ve kıl kalmamıştı. Sağlığına kavuşmasına rağmen eski görüntüsüne dönemeyecekti.

Yukarıda anlattığımız öykü Tevratta geçen Yunus Peygamberin balina karnında üç gün üç gece (bazı kaynaklara göre 7 gün 7 gece, bazılarına göre 40 gün 40 gece) kalması öyküsünü anımsattığı için kendisine Modern Yunus adı verilecek ve bir çok gizem araştırmacısının kitabında 1800lü yıllarda çok bilinen bu öykü yer alacaktır.

Balığın Karnındaki Hz. Yunus

Pensilvanya’da bulunan Messiah College öğretim üyelerinden Prof. Edward Davis yıllar sonra bu olayın gerçekliğini yeniden araştırmaya başlayacaktır. Öyküde adı geçen “Star of the East” adlı geminin aslında bir balina gemisi değil bir kargo gemisi olduğunu kayıtlardan çıkaracaktır. Kaptanın karısı böyle bir olayın olduğunu inkar edecektir. Geminin kayıtlı olduğu Llyod Firmasının gemiciler ve sözleşmeler listesinde Modern Yunus, James Bertley’in adı hiç geçmemektedir. Ayrıca bir balinanın midesinde insanın yaşayabileceği kadar hava bulunmamaktadır, balinanın boğazı insanın geçemeyeceği kadar dardır ve pratik olarak bu mideden kesilerek bir insanın çıkarılma imkanı da yoktur. Prof. Davis sonuçlarını internetten tüm düyaya açıklayacaktır

Bu öykü hala inananlar ile inanmayanlar arasında tartışılmaktadır.

Reklamlar

Ülkemiz bizim “toprak” olarak değer verdiğimizden çok daha değerli bir yerdir. Uğruna can verdiğimiz bu topraklar Batılılar için uğruna can alınacak yerlerdir. Ancak maalesef bizim insanımızın kıt bilgisi bunu pek algılayamaz veya algılamak istemez. Birileri bu topraklarda kendi geçmişini aramaktadır. Hem de kendi medyasında bağıra çağıra, bizimkilerde bir gazetenin iç sayfalarında bir kaç satır olarak…

Evvela Atlantis’den Başlayalım

Bundan yaklaşık 2360 sene öncesinde bizimkilerin Eflatun dedikleri Platon, Timaeus ve Kritias isimli iki eserinde dedesi Solon’un Mısır’a yaptığı bir gezi sırasında Mısırlı Rahiplerden duyduğu batık kıta öyküsünü kendisine atlantığından bahsetmişti. Mısırlı rahipler Solon ve onun nezdinde antik Yunan bilgisi ile alay ederek Atlantis tarihini unuttuklarından ve dünyanın ara sıra kıyametler yaşadığından söz açmışlardır. Kanunkoyucu (yani Senato üyesi) Solon Yunanistana dönünce küçük Platon’a bilgilerini aktarmış o da yıllar sonra bunu eserlerine geçirmişti.

Atlantis

Platona göre Atlantis tam bir cennet ülkesiydi. Etrafındaki ülkeler henüz taş devrini yaşarlarken o nerede ise kendi zamanındaki medeniyet seviyesinde yaşıyordu. Büyük kanallar vasıta ile ülke besleniyor, böylece hem tarım hem de denizcilik üst seviyede yürütülüyor, halk büyük bir refah içinde yaşıyordu. Daha sonra bir gecede büyük bir felaketle Atlantis sular altında kalmıştır. Öykü bu kadardı ancak daha sonra bir kısım hayalperestlerin eklemeleriyle Atlantis Uzay Çağı ülkesine döndü. Ülke lazer tabancaları ile gezinen, altında son model uzay taşıtları bulunan ve kristal kürelerle enerji ihtiyacını fazlasıyla karşılayan bir hayal ülkesine dönüşecektir. İnsanın hayal gücü eklemeler yaptıkça amaçtan da uzaklaşılmaya başlandı. 2360 sene içinde Batık Kıtaya ilişkin yüzbinlerce kitap sayısız makale ve haber yapıldı. Yapılmaya devam ediyor. Amerikada yapılan bir araştırmada sizce bir gazetenin en önemli manşeti ne olabilir sorusuna insanların çoğu “Atlantis Su Yüzüne Çıktı” cevabını vermişlerdir. Yani artık insanların genetik koduna işlenmiş bir Atlantis idesi vardır.

En son İsviçreli Eberhard Zangger isimli bir araştırmacı 1992 senesinde Atlantis ülkesinin aslında Truva’nın altında yatmakta olduğunu ileri sürdü. Almanya Yerbilimleri ve Maden Enstitüsü BGR’nin jeofizikçiler, mineraloglar, madencilik uzmanlarından oluşan araştırmacıları Çanakkale’nin Batısında Paleolitik dönemde yer alan Atlantisin sırrını çözmeye çalışmaktadırlar. “Paleolitik bir bölgenin rekonstruksiyonu” ismini verdikleri projede Klaus Peter Sengpiel başkanlığındaki bilim adamları Atlantis kıtasının sırrını çözmekte oldukça iddialılar. Onlara göre Zangger’in “Atlantis aslında Truva’dır” görüşü efsaneyi en iyi anlatan ve açıklayan teoridir.

Atlantis aslında Batılılar için hayati öneme sahip bir kavramdır. Çünkü kendini Yunan Medeniyetinin devamı olarak gören Batılılar geçen on yıllar içinde Grekler tüm bilgi ve fikirlerini Doğulu ülkelerden aldıklarını ve hatta o çok övülen Yunan zekasının aktarırken bile algılama sıkıntısı içinde işi hurafeye döktükleri ortaya çıkmıştır. Böylece batılılar medeniyeti Doğudan almış olmanın ezikliği içinde çırpınmaya başladıkları bir anda ortaya Atlantis fikri çıktı. En eski medeniyet Atlantis olmalı ve Mısır, Maya, Uygur ve hatta Afrika Medeniyetleri hep onun kırıntılarıyla kurulmuş olmalıydı. Önce Yunanistan cıvarında ardıkları batık kıtanın şimdilerde Ege bölgesinde olduğu savunulmakta… Yani Yunanistan çok uzak olmayan bir noktada.

Ama unutmamak lazım ki Hititlerin ilk ortaya çıkarıldığında büyük bir heyecana kapılan Batı kendi medeniyetini yaslamayı beklediği ve toprağa vurulan her kazma darbesinin manşet haber yapıldığı kazılardan sonra bunun da bir Doğu Toplumu olduğunu öğrenmesi ile Hitit hayranlığının bir anda bitmesi gibi Atlantisde de aynı hüsranla karşılaşması pek muhtemeldir. Atlantis vardıysa ve Batı medeniyetini temsil ediyorsa ne ala…

Son zamanlarda yapılan tüm Atlantis araştırmaları Türkiye ve Kıbrıs üzerine yoğunlaşması rastlantı olmaktan çok öte bir anlam ifade etmektedir.

Adem ve Hava’da Anadolu İnsanıydı

Gerek Hristiyanlık ve gerekse de Yahudilik için Anadolu’daki bir başka önemli kök araştırması en eski insanın varlığı üzerinedir. Tek tanrı dinlerinin tarihinde Adem ile Hava ilk taşı oluşturmaktadırlar. İslami yaklaşımdan farklı olarak bu iki dinde ilk insanın yaşadığı Cennet aslında dünya üzerinde bir çoğrafya parçasıdır. Neresi mi?

Eski Ahitde denilen Tevrat aslında dini bir kitap olmaktan çok bir tarihi kitabı kimliğindedir. Evrenin yaratılması ile başlayan kitap ilk insanlar ve peygamberler tarihiyle başlayarak İsrail tarihine dönüşerek devam eden oldukça uzun ve kendi içinde tutarsız bölümler bulunan derleme bir kitaptır. Bu kitaba göre Tanrı evreni ve dünyayı yarattıktan sonra bir bahçe oluşturur. Eden denilen bu bahçeye Adem ile Havayı yerleştirir. Tevrata göre Cennet-Eden’den dört nehir çıkmaktadır. Dört kolu olan bu nehirlerden ikisi Fırat (Euphrates) ve Dicle’dir (Tigris). Diğer iki nehirin ne olduğu veya neresini gösterdiği tartışmalı olmakla birlikte anlatılan Cennetin Türkiye’de güneydoğuda olduğu tartışmasızdır. Batılı bilim adamları daha öncesinden daha hararetli bir şekilde harıl harıl Cenneti aramaktalar. Güneydoğu Olayları ile bu araştırmalar arasındaki bağ sosyologları ve tarihçilerin ilgi alanında olduğundan o konulara girmiyoruz.

Adem ile Hava

Tufan’da Bu Topraklarda Oldu

Adem ve Hava’nın sekiz göbek neslinin içinde herkesin yakından bildiği Nuh peygamber vardır. Nuh peygamber ikinci adem olarak bilinir. Dini anlatıya göre Nuh’un 600 yıl gibi uzun bir süre devam eden yaşamı içinde insanlar iyice sapıtmışlardır. Artık Tanrı korkusu ortadan kalkmış ve edepsizlik alıp başını yürümüştür. Tam bu sırada Nuh’a bir vahiy gelir ve gemi yapmaya başlar. Bir yandan gemi inşaa ederken bir yandan da insanları uyarmaya çalışır. Ancak yakın çevresinden bile alaycı tepkiler alır. Sonrası herkesce malum…

Hristiyan araştırmacılara göre gemi Ararat yani ağrı dağındadır. Oysa Tevratta Ararat(Ağrı) Dağından değil Ararat Dağlarından (Bölgesinden) bahseder. Bu tanım Ağrı dağı dışında Cudi’yi de çağrıştırmaktadır ki, İslami inanış bu yöndedir. Bölgede yapılan araştırma ve folklörik incelemeler de Cudi dağını göstermektedir. Tevratın tahrif edilmeden öncesindeki yazmalarında Ararat değil Gordi(Cudi) isminin geçtiği de söylenir. Ancak Avrupalı ve Amerikalı bilim adamları Ağrı Dağında ısrarcılardır. Bir dönem Batı destekli terörün Cudi dağında çöreklenmesinin sebebini de strateji uzmanlarına bırakalım…

Arkeolog Fredrick Hiebert, 1994 yılında Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında su altındaki antik uygarlıklara ait kalıntıları incelemek üzere bir araştırma gezisine çıkmıştı. Bu gezide yöre halkı da Karadeniz’in derinliklerinde “bir şeyler” olduğuna dair hikayeler anlatmıştı. Bir kaç yıl süren öncü araştırmalardan sonra, Karadeniz’in oksijensiz derinliklerinde batıkların ve hatta mumyalaşmış insan kalıntılarının olduğuna kanaat getiren Hiebert, asıl araştırmayı başlatmaya hazırlanıyor.

Karadeniz’in dibinde yapılacak çalışmalar Bronz Çağı, Roma ve Bizans dönemleri ve Hıristiyanlığın Rusya’ya yayılmasıyla ilgili önemli ipuçları verecek. 27 Temmuz’da başlayacak olan iki haftalık ekspedisyon 5 milyon dolarlık bütçe ile destekleniyor.

Karadeniz günümüzden 7500 yıl önce, tatlı su iken meydana gelen büyük bir deprem ve artçı sel felaketleriyle tuzlu su doldu. Bunun sonucunda bir çok canlı ölürken kıyı bölgeler de sular altında kaldı. Bazı bilimadamları bu sel felaketinin kutsal kitaplardaki ‘Nuh’un Gemisi’ hikayesi ile bağlantılı olabileceğini savunuyor. Hiebert’in amacı da zaten bu sel felaketinden sonra sulara gömülen Karadeniz uygarlıklarını ve bu felaketin kutsal kitaplarla bağlantısını ortaya çıkarmak.

Ekspedisyon ‘telepresence’ yöntemiyle tüm akademik çevreler tarafından izlenecek. Titanik’in batığını bulan Robert Ballard da University of Rhode Island’da kurduğu Karadeniz Enstitüsü’nden ekspedisyona bağlanacak. Batıklara ulaşıldığında, dalgıçların çekeceği batık görüntüleri ve diğer sualtı ekspedisyonları da webkameralarından internette gösterilecek.

Arkeologlar ve okyanusbilimcilerden oluşan ekip, çalışmalarına antik çağlarda en önemli ticaret limanı ve kültür kenti olan Sinop’tan başlayacak. Bilimadamları Sinop’un antik dönemde Kırım’a zeytinyağı, bal ve demir ihraç ettiğini; karşılığında şarap aldığını belirtiyorlar. O dönemde, demirin havuç inceliğindeki kavanozlara yerleştirilerek ihraç edilmesi dünyadaki ilk paketleme teknolojisi olarak niteleniyor. Bilimadamları Sinop’un Güney Karadeniz’in kuzeye en yakın noktası olduğunun antik çağ denizcileri tarafından da bilindiğini ve bu nedenle Anadolu’nun kuzeyde en işlek limanı olduğunu belirtiyorlar.

Nuh Tufanı

Karadeniz’in derinliklerinde oksijen bulunmadığı için bu noktalarda bulunabilecek herhangi bir batık ya da insan kalıntısı, bilimadamlarına göre “kusursuz” bir durumda olacak. Oksidasyonun yok denecek kadar düşük olması nedeniyle, insan cesetlerinin neredeyse öldükleri günkü görünümlerini muhafaza ettikleri ihtimali herkesi heyecanlandırıyor.

Daha önce bulunan ve Batık D adı verilen gemi, Karadeniz’in oksijensiz sularında o kadar güzel korunmuştu ki, geminin gövdesindeki işlemeler ilk günkü gibi parlıyordu.

Arkeologlar bu deniz kazılarında antik gemi yapımı ve ürünlerin yüklenmesi üzerine de bir çok bilgiye ulaşacaklar. Florida State University’den deniz arkeoloğu Dr. Cheryl Ward bu gemilerde “mürettebatın yolluğu olarak üzüm, mercimek bulunabileceğini aynı zamanda ticareti yapılan ipek ve diğer müceverhata rastlanabileceğini” söyledi.

Arkeologlar Sinop açıklarında yaklaşık 120 metre derinlikte 7500 yıllık bir uygarlığın kalıntılarına ulaşmayı hedefliyorlar. Bilimadamları sözkonusu kalıntıların burnun ucunda bir balıkçı yerleşimi olduğunu ve Karadeniz sularının 7500 yıl önce yükselmesi sonucunda tüm köyün sular altında kaldığını savunuyorlar.

Herkül robotu ilk kez Karadeniz’de kullanılacak.Ballard ve ekibi 2 metre büyüklüğünde ‘Herkül’ adlı bir robot geliştirdiler. Herkül önce sualtına girerek köyün içinde dolaşacak, uzaktan kumanda ile kontrol edilen robot, köyden parçalar toplayarak onları güverteye çıkaracak. Ekspedisyon başkanı Profesör Hiebert, “projenin deniz arkeolojisinde bir çığır açacağını” vurgulayarak “başarılı olmaları durumunda tüm kıyıların deniz ekspedisyonlarına açılacağını” belirtti.

Şimdilik oldukça tartışmalı olmasına karşın, bu ekspedisyon ‘Nuh’un Gemisi’ ile ilgili ipuçları verebilir. Bilimadamları, günümüzden 7500 yıl kadar önce, tüm dünyadaki suların yükselmesi sonucunda Akdeniz’in taştığını ve Marmara’yı aşarak bir göl olan Karadeniz’i doldurduğunu düşünüyor. Deyim yerindeyse bu sel felaketi, suları o derece yükseltti ki, Karadeniz 160 metre kadar yükseldi ve 160 bin kilometre kare kadar alan (Türkiye’nin 5’te biri) sular altında kaldı. Yakın zamana kadar bilimadamları bu selin 9000 yıl önce meydana geldiğini ve uzun bir zaman diliminde gerçekleştiğini düşünüyorlardı. Ancak deniz jeoloğu Walter Pitman ve William Ryan, 1997’de, bu selin 7150 yıl önce ve aniden meydana geldiğini kanıtlayan makalelerini yayımladılar. Bu makale bilim dünyasına bomba gibi düştü ve dikkatleri kutsal kitaplardaki ‘Nuh Tufanı’na çevirdi. Bilimadamları, her ne kadar doğal bir olayın antik metinlerle açıklanmasına ehemmiyet vermeseler ve Nuh’un Karadeniz’de değil Mezopotamya’da yaşadığına dikkat çekseler dahi, 27 Temmuz’da Sinop’tan başlayacak bu ekspedisyona şimdiden ‘Nuh’un Gemisi’ adı takıldı bile.

Babil Kulesi; Bizim Kulemizdir Gitmesek de Görmesek de

Amerikalı araştırmacı Ron Wyatt 1990 senesinden bu yana Babil Kulesinin Türkiye toprakları üzerinde olduğunu iddia etmekte ve Nuh’un gemisi ile birlikte Kuleyi de aramaktadır. Nedir bu kulenin öyküsü?

Tevrata göre Tufandan sonra Nuh’un üç oğlundan oluşan (bunlar aynı zamanda üç ırkın babalarıdır) nesiller zaman içinde öncekiler gibi dinden imandan uzaklaşmaya başlamışlardır. Fırat ve Dicle arasında bir bölgede oldukları anlaşılan bir kısım insanlar daha sonra Nemrut önlerine ve hatta Şinar Vadisine kadar yayılmaya başlarlar. Şinar yüksek dağlar arasında bulunan bir düzlüktür. Yeni nesil arştırmacılar henüz yeri tespit edilemeyen Şinar Vadisinin Doğu Anadolu Dağlarının Güney Doğu’ya doğru sona erdiği bir yerde olduğu konusunda kendilerinden oldukça eminler. Böylece Nuh’un üçüncü kuşak nesilleri Tanrıya ulaşmak amacıyla büyükçe bir kule yapmaya karar veriler. Kullanılan malzeme kerpiç, kireç ve zift olacaktır. Tam Anadolu halkına göre.. Ancak Allah kendi işine karışmasına kızarak kulesi yıkar ve insanları cezalandırır; bir daha bir araya gelmemeleri böyle bir girişimde bulunmamaları için değişik ırklara ve dillere ayırıp dünya üzerine yayar. Bugünlerde Birleşmiş Milletler ve Tek avrupa fikrine karşı çıkan bazı tutucu çevreler hep Babil Kulesinden dem vurmaktadırlar..

Babil Kulesi

Babil kulesini Türkiye’de araştıran Wyatt ilginç bir tespitte bulunmaktadır: “Herşey Türkiye’de başladı, insanlık burada yeniden doğdu. Dillerin Tanrı tarafından karıştırılmasından sonra ortaya çıkan çeşitli milletlerin kalıntıları hala bu ülkede görülebilir” .

Bir başka araştırmacı olan İngiliz arkeolog Michael Sanders Babil kulesinin yeri konusunda farklı bir nokta göstermektedir. Eski incil metinlerini dikkatlice inceleyen Sanders, “Targum Jonathan” isimli Aramicede yazılmış bir metinde Babil Kulesinin Roma döneminde Pontus Bölgesinde olduğunu okumuştur. Bahsi geçen bölge Güneydoğu değil Karadeniz bölgesidir. Aramice Hz. İsa’nın kendi döneminde konuştuğu dildir. Sanders iddiasına NASA’nın uzaydan çekmiş olduğu Karadeniz bölgesine ait fotoğrafları kanıt olarak göstermektedir. Ancak işin ilginç yanı Babil kulesinin tam yerini o da bilememektedir. Bu bölgede kazılar yapmak üzere çalışmalarda bulunan tek kişi Sandersz değildir. Titanik gemisinin yerini saptayarak şöhrete ulaşan Robert Ballard’da Babil Kulesini Türkiye’de arayanlar arasında önemli isimlerden biridir.

İbrahim Peygamber de Türkiye’li Miydi?

Babil’den dünyaya dağılanlar arasında İbrahim peygamber ve karısı Sara da vardı. İbrahim Peygamberin gerek musevilik ve gerekse İslam için önemini anlatmanın her halde bir anlamı olmayacaktır. İbrahim peygamber bütün peygamberler içinde en çok adı geçenlerdendir. O sadece bir peygamber değil aynı zamanda bir toplumun babasıdır. Tek tanrı dini onun ile belli bir forma sokulmuştur. Kurban adeti onun döneminde vahyolunmuştur. Sünnet de onun zamanında “ilk şart” olarak kabul edilmiştir.

Hz. İbrahim Filistin’e göç edene kadar Harran’da ikamet etmiştir. Harran ve peygamberler diyarı Urfa tek tanrı dinlerinin en önemli ikinci mekanıdır. Dünyanın bilinen ilk üniversitesinin Harran’da olması da bir rastlantı değildir.

Ancak Urfa ilinin doğusunda bulunan iki şehir vardır ki, bunlar çok önemlidir: Sumatar ve Şuayıpşehri. Eski Ahide göre Mısır’dan kaçan ibrahim ailesi ile birlikte Midian’a gelir. Midian bugünkü Sumatar ve Şuayıpşehri’ni kapsayan bir alandır. Sumatar kuyuları ile ünlü bir kentti ki, o dönemde bunun değerini anlatmak bizim için imkansızdır. Bölgenin rahibi olan Şuayip (İncillerde Jethro ismi ile geçer) bu kentte oturmaktaydı. Tevrata göre kızlarını hergün koyunlarını ve hayvanlarını sulatmaları için Şuayipşehrindan Sumatar’a gönderirdi. 8 kilometrelik bu mesafe hergün en az bir kez geçilirdi.

Sumatara gelen kızlara bir gün su verilmez. bunun üzerine orada bulunan hz. Musa kızlara yardımcı olarak su almalarını temin eder. Suayip bu durumdan pek memnun kalır ve Musa’nın yanında 7 yıl çobanlık yapması karşılığında onu kızlarından biri ile evlendireceği sözünü verir. İncillerde Midian olarak geçen bu kavim Kur’anda Medyen olarak bilinir. Pekiyi bu yerin ne önemi vardır?

Eğer Suayipşehri ve Sumatar’ın tam yerleri tespit edilebilirse, Musa’ya On Emrin geldiği ve tablete geçirildiği yerlerde kolayca tespit edilebilicektir.

Devamı da Var

İş bunlarla bitmiyor. Urfa’da kutsal kefeni ve Mandylon’u (İsa’nın suratının şeklinin çıktığı mendil büyüklüğünde olduğu zannedilen ve bizdeki mendil kelimesinin kökeni olan bez portre) arayanlar mı, Gizli Bilgelik Okulunu arayan Gurdjieff ve Ouspenski gibi büyük okült ustatları mı, Gnostik toplumlara ulaşmaya çalışan hacılar mı dersiniz daha saymakla bitmez..

Anadolu üzerinde Meryem Ananın mezarından Yedi uyurlar mağarasına kadar, Zulkarneyn settinden Nuh’un Gemisine kadar bir çok mistik ve dini değeri arayan binlerce yabancı gezinmektedir. Hem de başka hiçbir ülkede bulamayacakları bir rahatlık ve konforla…

Bu topraklar sadece kil, kum ve humustan oluşmuyor. Burada İnsanlığın Anıları var. Aslında bize ait olanı tıpkı Truva’da olduğu gibi bilinçsizce yabancılara bırakmayalım.

(Lütfen bu yazıyı https://saklisite.wordpress.com adresi kaynak gösterilmeden kullanılamayınız)

Kırk yıl kadar önce iki bilinmeyen araştırmacısı ile bir maceraperest ve bir ceset etrafında geçen olaylar hala sırrını korumaya devam etmektedir. Hansen isimli panayırcı bir sahtekar mıydı. Yoksa bir cinayet topluma farklı biçimde mi gösterildi ve para kaynağı yapıldı. Yoksa bilim tarihinin en büyük buluşu değer bilmez ellerde yok olup gitti?

Buzadamı Buzdan Lahdinin İçinde

1968 yılında biri bir bilim kurgu yazarı Ivan Sanderson ve diğeri Belçikalı bir tabiat bilimci Dr. Bernard Heuvelmans, üzeri kıllarla kaplı ve tam olarak insan olmayan bir yaratık hakkında söylentiler duyduklarında bir proje yürütmek için Sanderson ’un evinde bir araya geldiler.

Garip insan benzeri yaratık sahibi Hansen tarafından bir cam kabin içerisinde dondurularak korunmuş olarak ve “Buz devrinden kalma tek insan” etiketi altında 25 sent bedeli mukabilinde tüm Amerika Birleşik Devletlerinin bir ucundan diğerine gezerek meraklılarına gösteriliyordu.

Buzadamı Çizimleri Sanderson ve Heuvelmans birlikte araçlarını Hansen ’in küçük treylerini park ettiği çiftliğine gittiler. Yaratığı incelediler ve netice itibarıyla bunun bir Neanderthal adam veya bir Kocaayak olduğuna ikna oldular.

Hansen’in iznini alarak yaratık üzerinde üç gün süren daha geniş kapsamlı incelemelerine başladılar. Önlerinde duran şey gerçekti ve kesinlikle bir aldatmaca söz konusu değildi. Delilleri arasında eriyen kısımlardan dışarıya çıkan et parçalarında kokuşma ve çürümeler vardı. Ayrıca yaratığın gözünden vurularak öldürüldüğünü kayıtlarına geçirdiler.

Hansen bu yaratığın nereden temin edildiği konusunda asıl sahibine söz verdiği için hiç bir açıklama yapamayacağını söylemiştir. Hansen’in anlattığına göre bu ganimetin asıl maliki Kaliforniyalı egzantrik milyoner bir iş adamıydı. Sonununda Hanser Doktor Heuvelmans ve Ivan Sanderson’a eğer başkalarına anlatmama sözü verirlerse yaratığın nasıl temin edildiğini ve nerede bulunduğunu anlatabileceğini söylediyse de ne Heuvelmans ne de Sanderson böyle bir söz veremeyeceklerini belirttiler. Böylece Karadamın orjinine ilişkin tarihsel hikayeye bir cevap alamadılar.

Bununla ilgili hiçbir kayıt bulunmamasına rağmen, Heuvelmans yaratığın Vietnam savaşı sırasında vurulduğu ve askerler için kullanılan ‘ceset torbası’ içinde Amerikaya getirildiği sonucuna vardı. “Preliminary Note on a Specimen Preserved in Ice; Unknown Living Hominid – Buz içinde Korunan Tür üzerine Giriş Notu: Bilinmeyen İnsansı-Varlık.” başlığı altında bir yazısını Belçika Tabiat Bilimleri Enstitüsüne gönderdi. Sanderson aynı konu ile ilgili “Living Fossil – Yaşayan Fosil” alı makalesini Argosy Dergisinde yayınlattı.
Makaleler yayınlandıktan sonra Sanderson’un Dr. John Napier’e ulaşarak yaratık üzerinde daha geniş ve tam bir bilimsel araştırma yapılmasını istemesiyle Smithsonian Enstitüsü işin içine iyice girdi. Bazı tartışmalardan sonra Smithsonian’ın başındaki yöneticiler cinayet teorisini yeniden gözden geçirdiler ve işin FBI ı ilgilendiren bir ırk katliamı olduğu sonucuna vardılar. Ancak, FBI ın başkanı J. Edgar Hoover varlık eğer canlı bir insan değilse onları koruyan her hangi bir yasa olmadığını belirtti.

Tabloit Naional Bulletin gazetesinin Helen Westring isminde bir bayanın yaratığı kendisinin vurduğuna dair hikayesini basmasıyla bu kez konu kamuoyunun önüne geldi. Kadının söylediklerine göre yaratık 1966 senesinde Minnesota’da Bemidji bölgesinde kendisine saldırmış ve onu vurmuştu. Sağ gözünden tek atışla vurduğunu söylemekteydi. 1967 yılında özel efektlerle bezenmiş “Iceman-Buzadamı” adlı film eş zamanlı olarak gösterimdedir. Disneyland’a çizimler yapan Howard Ball ve oğlu Kenneth “sanatçı gözüyle Cro-Magnon adamı” olarak adlandırdıkları “kafatası kırılmış ve bir gözü dışarı fırlamış” lastikten bir taklit yapmışlardı.

Hansen ve Buzadamı Sergide

Hansen hiçbir zaman orijinal yaratığın bir model olduğunu açık bir şekilde ne belirtti ve ne de aksini reddetti. Yaptığı resmi açıklamada yaratığı isimsiz bir milyonerden üzerinde inceleme yapılmasına izin verilmemesi şartıyla satın aldığını bildirdi. Smithsonian ilgisini çok çabuk kaybetti ve olayı bir aldatmaca olarak kayıtlarına geçirdi. Sanderson ve Heuvelmans bundan sonra yaratık hakkında hiçbir açıklama yapmadılar. İki yıl kadar sonra Hansen’in şöhretini korumak için “buz adamı” yok ettiği söylentisi ortalıkta dolaşmaya başladı. Buna rağmen kopyaları zaman zaman panayır yerlerinde teşhir edildi ve daha sonra Hansen’le birlikte tarih oldular…

Tarihin gelmiş geçmiş en ürkütücü olayının Barbados’a bağlı küçük bir adada geçtiği anlatılır. Pekçok döküman bulunmasına ve hatta bir çok ünlü yazarın ilgisini çekip kitaplarına konu etmesine rağmen olayların gerçekliği konusunda hala tereddütler vardı. Çünkü anlatılanlar gerçek olamayacak kadar korkutucudur.

Mezarlığın Girisi

Eğer 150 yıldan daha önce meydana gelen dikkate değer bir seri olay meydana gelmemiş olsaydı Barbados ‘un uzağında bulunan Batı Indies Adasını dünyanın öteki tarafındaki kimse küçük İsa Kilisesini ( Christ Church ) belki de hiç duymayacaktı. Bugün bile adada oturan yerli halk on yıl kadar süre ile atalarını şaşkına çeviren esrarengiz olayın nasıl olduğunu konuşmaktadırlar.1807 Temmuzunda Thomasina Goddard ‘ın cesedi alelade bir törenle kilise mezarlığındaki boş bir yer altı mezarının içine İsa Kilisesi papazı tarafından gömüldü. Yer altı mezarlığı 1724 senesinde yapıldığı bilinmekteyse de niçin boş olduğu veya Goddard ‘ın kim olduğu bilinmemektedir. 3,7 metre uzunluğunda 1,9 metre genişliğindeki tahta tabut mezara yerleştirildi.

Bir sene sonra Goddard ‘ın cesedinin yanına Mary Anna Maria Chase ‘ın naaşı konuldu. Mary Anne ‘ın ölüm sebebi kaydedilmemişse de tabutunun kurşundan yapılmış küçük bir tabut olduğunu biliyoruz. Küçük Mary Anna ‘ın ölümünden dört yıl sonra garip bir durumda ablası Dorcas Chase de öldü. Genç kızın babasının zalim davranışlarından bunalıma girerek yemek yemeği reddedip kendini öldürdüğüne inanılmaktadır. Dedikodular ne olursa olsun neticesinde abla Chase ‘i kurşun tabut içindeki cenazesi artık Chase Aile Mezarlığı denilen yere getirildi.

Sadece dört hafta kadar sonra yeniden, bu kez saygı değer Thomas Chase ‘ın cesedi için yeniden mezarlığın açılmasına ihtiyaç duyuldu. Girişi kapatan Devonshire mermerinden yapılma kalın kapak yerinden oynatılıp içeriye girildiğinde cenaze alayının karşılaştığı manzara görmeye değerdi. Tabutlar bırakıldıkları pozisyonlarında ve yerlerinde bulunmamaktaydılar ! Küçük Mary Anne Chase ‘ın tabutu bırakıldığı köşenin çaprazında tepe takla durmaktaydı. Cenazeye katılanlar olaya içerlemişlerdi! Chase ailesinin variyetini çekemeyen çevredeki yaşayan kimseler mezarlığın kutsallığını bozarak tabutların yerini değiştirdiğine inanıldı. Tabutlar olması gereken duruma getirilerek giriş kapısı mühürlendi.

Yer altı mezarlığı yeniden açılana kadar dört yıl daha geçecektir. Bu kez mezarlığın misafiri on bir aylık bir bebek olan Efendi Samuel Brewster Ames ‘ın tabutuydu. Dev mermer kapak yerinden hareket ettirildi, daha önce gelmiş olan cenaze alayı bu kez de vahşice karıştırılmış tabutlarla karşılaştılar. Tabutlar değişik biçimlerde yerler atılmıştı. Üzüntü önce nefrete daha sonra da şaşkınlığa dönüştü.

Birileri nasıl fark edilmeden içeri girebildiler? Sadece bir giriş vardı ve üzeri mühürlü kapının mührü aynı durmakta ve yerinden hiç oynatılmadan durmaktaydı. Duvarlar ve tavan mercan bloklarıyla öylesine iyi karıştırılarak sıvanmıştı ki mezar odası tek parçadan yapılma bir yapı gibi durmaktaydı. Odanın bitişi sert kireç taşına denk gelmekteydi ki, buraya ne tünel açılabilir ve ne de kimse kazdığı bir delikten iz bırakmadan girip çıkabilirdi. Ayrıca, tabutlar 320 kilogram ağırlığındaydılar ki, ancak en az sekiz kişi bir araya gelerek yerini değiştirebilirdi. Böylesi kalabalık bir çalışma grubundan mutlak suretle oda içerisinde bir iz veya ipucu kalmalıydı.

barbados

Huzursuz tabutların durumu tüm adada konuşulmaya başlanmıştı. Adanın dindar yerli halk içinde olayların altında hortlakların olduğu söylenmeye başlandı. Beyaz ırktan olanlar ise bu işe hayaletlerin karıştığı fikrini kabul etmiyorlardı. Onlar bu işin sorumlusu olarak yerli halkı görmekteydiler. Samuel Brewster Ames ‘in defninden sadece elli iki gün sonra baba Samuel Brewster ‘in cesedini geçici olarak durduğu yerden Chase mezarlığına almaya karar verildi. Böylece bir kez daha kapı açıldı; herşey yeniden tekrarlandı.Dört tabut gelişi güzel sağa sola saçılmıştı!

Bu kez İsa Kilisesi papazı Muhterem Thomas Orderson ve üç adamı mezarlığı baştan aşağıya gözden geçirdiler. Sonuç olarak duvardaki ve tavandaki nem izlerini, zemindeki dökülmeleri kontrol ederek dağınıklığa selin sebep olduğuna kanaat getirdiler. Zaten başka da iz bulamadılar. İhtiyat olarak Peder Thomas Orderson tabutları eski konumuna getirerek tekrar girişi bu kez çok dikkatlice mühürledi. Neredeyse üç sene burası açılmayacaktır.

Bu süre içinde İsa Kilisesinde meydana gelen garip olay tüm West Indies ‘e yayıldı. Adada olaya karşı ilgi o derece arttı ki, sömürge Valisi Lord Combermere durumu şahsen araştırmaya karar verdi.

Böylece 7 Temmuz 1819 Thomansina Clark ‘a ait mütevaçi ahşap tabutu pek de olağan olmayan bir grup Chase Mezarlığına kadar izledi. Önce içeriye hızlı hızlı ölünün yakınları, ardından Vali Combermere ve yaverleri ve garnizon subayları , daha sonra adanın ileri gelen rahipleri ve meraklılar girdiler.

Dindar işçiler mezar girişini bir türlü açamadılar. Sanki birileri arkadan mermer bloku tutuyordu. Yeni gelen işçilerini de iştirakı ile taş hareket ettirildi ve kapının açılmasına engel olan şey açığa çıkarıldı. Saygıdeğer Mr. Chase ‘in tabutu girişi engelliyordu. Diğer kurşun tabutlar dağınık vaziyetteydiler. Sadece Bayan Goddard ‘ın tabutu bırakıldığı yerde durmaktaydı. Mezarı karıştıran her ne ise bu tahta tabuta dokunmamıştı. Lord Combermere cenaze alayını dışarıya çıkararak yanında bulunan yaverlerine mezarlığı incelemeleri talimatını verdi. Dakikalarca mezar odası ve tabutlar incelendi. Ancak araştırmadan her hangi bir netice elde edilemedi. Tabutları kurcalayan ne ise, ona ait hiçbir iz bulunamadı. Kabirin ne duvarlarında ve ne de yer altı geçitinde bir bir zorlama izine rastlanılmadı. Mezar odası tamamen kuru ve içerisi haa geçirmez şekilde inşaa edilmişti. Lord Combermere merak içinde ve kararsızdı.

Vali önce tabutların dikkatli bir şekilde orijinal yerlerine yerleştirilmesini istedi. Daha sonra mezarın zeminine ince beyaz bir deniz kumu tabakası serdirilmesini emretti. Eğer içeriye giren birileri varsa kum üzerine ayak izleri oluşacaktır. Vali korku içinde çalışan işçilerin yaptıklarını bizzat sıkı bir biçimde denetledi.

Sonunuda yaptığı işten tatmin oldu. Memer blok yerine oturtularak etrafı taze doldu ile kapatılıp sağlamlaştırıldı. Son olarak güvenliği arttırmak için kendi resmi mühürü ile taze dolgu üzerine bir çok mühürleme işlemi yaptı, yardımcılarını ve özel işaretleri olan diğer kimseleri çağırarak onlara da aynı işlemi tekrar ettirdi. Böylece kimse mühürü kırmadan içeriye giremeyecekti.

Ertesi aylarda huzursuz tabutlarla ilgili yeni söylentiler ortaya atılmaya başlandı. Adanın her yanından Chase Mezarlığını görmek için meraklılar akın ediyorlardı. Lord Combermere ‘in merakı da dayanılamaz boyutlara ulaşmıştı.

1820 yılının 18 Nisanında Vali Eldridge Fidanlığını ardında İsa Kilisesini ziyaret etti. Kendisini zorlayan güdüleri sebebiyle mezar odasını yeniden açmaya karar verdi. Bazı arkadaşları ve hizmetindekilerle Vali kilise avlusuna ilerledi. Ekip burada durdu ve zamam içinde yerli halkın katılımı ile yüzlerce kişiye ulaştılar.

Dışarıda yapılan incelemelerde şüpheli her hangi bir duruma rastlanılmadı. Tanıklardan Mr. Nathan Lucas ‘a göre : “Dışarıda herşey mükemmeldi. Ne çimlere ne de taşlara dokunulmuştu. Gerçekten bir sahtekarlık veya hile imkansızdı; Ne bizler ne de Zenciler Kilise Avlusunun yarım mil uzaklıktaki Eldridge ‘den gelene kadar buraya denetleme için geldiğimizi bilmiyorduk”

Valilik mührü o günlerde yapılanların en sağlam ve dayanıklısıydı.

Zorlukla mühür dolgusu yontuldu. Ve ağır mermer blok yeniden yerinden oynatıldı. Bir kez daha mezar odası kaos içindeydi! Mr. Chase ‘in ağır tabutu bir kürdana fiske vurulmuşcasına duvara fırlatılmış diklemesine durmaktaydı. Öteki tabutlar da hareket ettirilmişti. Buna rağmen kum üzerinde hiçbir iz yoktu. Sadece yerde sürtünen tabutların kenarlarının bıraktığı izleri görülmekteydi.

Hiç umudu olmadığı halde Lord Combermere kabirin dikkatlice incelenmesini buyurdu. Mr Lucas : “ duvarların incelenmesi neticesinde, kemer ve mezar odasının her yanının eski ve aynı olduğunu, bir duvarcıyı yanlarına alarak alt kısmın çekicle kontrol ettiklerini ve zeminin sağlam olduğunu gördüklerini “ rapor etti. Oda baştan aşağıya kontrol edildikten sonra hava ve su geçirmez, içinde gizli geçitler olmayan kapıdaki mühür bozulmadan içeriye hiçbir insan ve hayvanın giremeyeceği muhafazalı bir bölme olduğu anlaşıldı. Tüm bunlara rağmen bilinmeyen bir güç beş kez ağır tabutları silkelemişti.

Lord Comberemere daha başa bir şey yapmadan kabirin açık bırakılmasın istedi.Tabutlar daha sonra buradan çıkarılarak kilise avlusunda bulunan mezarlığa üzerlerine her hangi bir işaret konulmadan defnedildiler. Kabir açık bırakıldı ve bir daha hiç kullanılmadı.

İnsanı titreten küçük bir öykü olmasa hikayemiz bitti diyebilirdik. Birkaç yıl sonra genç bir yerli (ki daha sonra kiliseye zangoç olarak girecektir) kilise avlusuda yerden dışarıya doğru çıkmış bir cismi farketti. Burası yakın zamana kadar Chase ailesine ait cesetlerin gömüldüğü mezarlığa yakın bir yerdi. Daha yakından yapılan bir inceleme ile dışarıya taşan cismin bir kurşun tabutun kenarı olduğu anlaşılıyordu. Korkuya kapıyan çocuk hiçbir şeye dokunmadan o yerden uzaklaştı. Birkaç hafta sonra ayı yere geri döndüğünde tabutun yerde büyük bir boşluk bırakarak gitmiş olduğunu gördü.

Huzursuz tabutların sırrını açıklamak için bir çok teori ileri sürüldü. Tüm bunlara rağmen bazı açıklamalar hiçbir ayrıntıya dikkat etmeyen basit yaklaşımlardı. Örneğin; bazıları nasıl mezarın girişini açıp iz bırakmadan içeride dolaştıklarını önemsemeden olayın sorumlusu olarak yerli halkı gösterdi.

Bazıları da içeride yapılan araştırmalarda hiçbir su izine raslanılmamış olmasına rağmen sel gibi tabi bir olayla olayı açıklamak istedi. Ağaç artıkları selde yüzse bile yüzlerce kiloluk kurşun tabutlar hareket etmeyecektir. Deprem de mantıklı bir açıklama olamaz; çünkü deprem olmuşsa sadece Chase mezarlığı değil kilise avlusundaki tüm mezarlıklar benzer şekilde etkilenmiş olmalıydı. Oysa böyle bir durum yoktur.

Geriye en akla yatkın teori olarak elektromanyetik güçler kalmaktadır. Her şeyden önce kurşun tabutlarda şiddetli hareket izleri bulunmaktaydı. Tabutların bilinmeyen bir elektromanyetik güçle savrulduğu çok cazip bir teori olsa bile bu kuvvetlerin niçin sadece mezar mühürlendikten sonra faaliyete geçtiğini açıklamak oldukça güçtür.

Eğer Chase Mezarlığında olan olaylar insanlar veya tabiat güçleri tarafından yapılmıyorsa işin içine tabiatüstü güçler mi karışmışlardı? Spiritualistler ve psisik bilimleri araştıranlar tabutların yanlarına intahar eden Dorcas Chase ‘in tahta tabutu konulduktan sonra hareket ettiğine dikkat çekmektedirler. En önemli ve psişik bilimler uğraşanlar arasında kabul gören açıklama Sir Arthur Canon Doyle ‘den gelmiştir. Ona göre tabutları böyle ortalığa savuran ‘alışılmadık hayatiyet’ sağlayan bir güçtür ki, genellikle ölümleri ani olan veya intahar eden insanlarda görülürdü. Mezara tabutu taşıyanlar ‘effluvia’ denilen bu güçü cesede vermiş olmalıydılar. Bu kokulu ve yanabilen güç etrafındaki diğer tabutları da etkilemiş olmalıydı. Ancak söylemek gerekirki bu tür hayali açıklamaların varlığı kanıtlanmış veya belgelenebilmiş değildir.

Chase Mezarlığının sırrının açıklanmasına yönelik çalışmalar için en büyük zorluk mezara gömülen insanlara ilişkin düzenli kayıtların olmamasıdır. Maalesef Rahip Orderson ‘un tutmuş olduğu kayıtlar 1831 senesinde meydana gelen büyük bir hortum sırasında tahrip olmuş veya 1935 yılında büyük yangında kül olmuşlardır. Olayı araştıranlara sadece kopyalar veya kopyaların kopyaları kalmıştır. Bu kayıtların var olması esrarın çözümünde ne derece yardımcı olabilirbilinmez ama yoklukları büyük bir delil kaybı olarak kabul edilmektedir. Eğer yolunuz İsa Kilisesine düşerse, mutlaka Chase mezarının içini ve dışını gezinin; tabii batıl itikatlarınız yoksa!. Sizi orada birkaç rüzgara kapılmış yapraktan başkası karşılamayacaktır.

Chase mezarlığında gerçekten neler olduğunu belki de hiç bilemeyeceğiz. Ancak gözden kaçmış ufak bir ipucu bile sırrı çözmemize yardımcı olbilir. Sadece yılar sonra kilise avlunda toprağın dışına çıkan tabuta ne olduğunu bilmekteyiz. Yerli balıkçılar gizlice bu tabutu yerinden çıkararak ondan kendilerine balık avlamak için ağ kurşunları yapmışlardır!

Bu eğer Dorcas Chase ‘in acı çeken ruhuna ait tabutsa sonunda denizin dibinde huzur bulmuş olabilir. Kimbilir belki de hala huzursuzluğu devam etmektedir…belki de son bir istirahatgah daha onu bekliyordur. Kim bilir?

Gök Yüzünde Görülen Kent Silueti

Zaman zaman ufukta bilinmeyen kentlerin görüntülerinin belirdiği bir çok eski kayıtta anlatılmaktadır.  Halen çözülemeyen bu sır insanın hayal ürünü müdür yoksa zaman içinde bir yansıma mıdır? Bilinmez. Belki de başka boyutlara açılan kapıdan sızan bir imajdır. Kimbilir!

İngiliz Bilim Cemiyetinin yayın organı olan Transactions ‘da 1847 tarihinde Dr. D. P. Thomson 27 Eylül 1846 günü öğlen saat 3 sıralarında Liverpool Hayvanat Bahçesinde Edinburg kentinin panoramik bir modelinin gözlemlendiğini bildirmektedir. Edinburg Liverpool ‘un yaklaşık 325 km. kuzeyindedir. Dergiye göre “Birkenhead’daki Büyük Parkta oturan iki kişi Liverpool üzerinde bulutlar arasında yükselen Edinburg ‘un görüntüsünü yaklaşık kırk dakika izlemişlerdir”.
Londra Times gazetesine göre 28 Temmuz 1846 tarihinde saat sabah 3:30 sularında Stralsund yakınlarında bir başka mucize görüntü oluşmuştu. Baltık kıyılarından kısa bir yürüyüş mesafesi kadar uzaklıkta bulunan Rugen Adası üzerinde Stalsund kentinin mavi soluk hayali 15 dakika kadar gözlemlenmiştir. Görüntü o kadar netti ki, Gotik St. Mary kilisesinin ön yüzü kolayca seçilmekteydi.

Amerikalı maden arayıcısı Willoughby, Alaska-Yukon sınırında bululan Fairweather Dağı yakınlarında her yaz bir kentin gökyüzünde belirdiğini yerlilerden duyduğunu bildirmiştir. Willoughby 1887 senesinde bu mucizeye tanıklık yaptığını söylemiş ve olayın doğruluğunu kanıtlamak için bir resim sunmuştur. 1889 yılında New York Times Willoughby’ın fotoğrafındaki kentin İngiltere’deki Bristol olduğunu açıklamıştır. Hikaye ve fotoğraf Madenci Bruce’un Alaska adlı kitabının sonraki basımlarında yayınlanacaktır.

Alexander Badlam’ın Wonders of Alaska – Alaska’nın Harikaları adlı kitabında başka iki şehrin Muir Glacier üzerinde görüldüğünden bahsedilir. Badlam Willoughby’ın Bristol’a ait olduğu kabul edilen ve açık bir şekilde kilise ve evlerin ön cephelerinin görüldüğü resmini yeniden bastırdı. Bunun yanında Afrika veya Asya’ya ait buzullar üzerinde ikinci bir şehir resmi eklenmişti. Badlam, fotoğrafı çeken kişinin cıva tavasına yerleştirdiği bir kamera ile mucizeyi görüntüleyebildiğini ve kentin körfez sularına battığına inanıldığını belirtir. Üçüncü şehir bir fotoğrafa bakılarak çizilmiş bir taslaktı ki, silik olarak görülen kule ve kilise bacalarının sivriliğinden Fata Morgana veya Messina körfezine ait olduğu kanısı uyandırmaktaydı.

Badlam”ın yenilip yutulması zor uçuk öyküleri içinde bulunan gökyüzünde görülen kente dair olanları başka tanıklar tarafından da tekrarlanacaktır.Bunlardan biri St. Elias Dağı Dük d’Abruzzi Keşif Gezisi üyesi olan C.W.Thornton, madenci Bruce ‘a 1887 yazında böyle bir kenti kendinin de gördüğü anlattı. L.B. French 1889 senesinde New York Times gazetesinde çıkan Fairweather Dağı yakınlarında içindeki evler, sokaklar, geniş binalar ve hatta cami ve kiliselerin görüldüğü kente dair haberlerinden alıntılar yapar. Londra ‘nın haftalık Times ve Echo gazeteleri 1897 senesinde “Yukon Goldfields” da gökte bir kent görüldüğü haberini şöyle yazar; “…Kuzey Kutbunun öte tarafında bilinmeyen bir ülkeye ait bir kent olsun veya olmasın yıl içinde zaman zaman açığa çıkan bu mucizeyi gören tek bizler olamazdık”.

Benzer bir fenomen İrlanda’da gerçekleşti. Peri kaleler veya “Duna Feadhreagh” görüldüğü uzun süredir rapor edilmektedir. Antrim, Donegal ve Waterford kıyılarında büyüleyici adalar denizden göğe doğru uzanarak görülürler.

Connaught’un Tarihçesinde 1684 senesi kayıtlarında şunlar yazılmaktadır; “Arran’ın batısında büyük bir kayalıkada vardır. Bazen uzaklarda; içinde atları, kaleleri,kuleleri ve bacaları ile bir kent silueti görülür. Bazen bu bacalardan dumanlar tüter ve kentte sağa sola giden insanlar seçilebilir. Bazen de yelken ve gövdeleriyle birkaç gemiden başka bir şey görülmez.”

1817 yılında Rathlin’de her sekiz yılda bir denizden yükselerek dışarı çıkan yeşil bir adanın görüldüğüne inanılırdı. Dikkatlice bakıldığında ada içerisinde mücadele eden insanlar görülmekteydi.

Youghal’da 1797 yılı ekim ayında hareket eden bir kent görüldü. Haziran 1801 debilinmeyen bir kent evleri ve arkasında ormanı ile belirdi.

Dr. Thomas Introduction to Meteorology-Meteolojiye Giriş adlı eseirnde 1833 Haziranında okyanus açıklarında Portbalintrea’da gittikçe yükselen hayalet bir kent gördüğünü yazmaktadır. Seçkin jeolojist Sir Charles Lyell, Kuzey Amerika’yı ikinci ziyareti sırasında Ontario Gölü üzerinde gökte Toronto kentinin görüntüsünü seyrettiğini yazmaktadır.

Gökyüzünde sadece hayalet kentler değil; ordular, gemiler görüldüğüne dair detaylı bilgiler bulunmaktadır. Bu fenomen hava şartlarının insanı yanıltan görüntüler üretmesinden çok daha detaylı ve bilinmeyen bir gücün etkisiyle açığa çıktığı düşünülmelidir.

İngiliz bilim dergisi Nature ‘de 1882 Mayısında Alaska ve İrlanda efsanelerinde geçenlere bezer mucizelerden bahsedilmektedir;

İsveç’in güneyinde sıklıkla görülen bir olay dikkate değerdir. Bize zaman zaman yüksek binalar, şehirler ve kaleleri ile hareket eden nesnelerin görüntülerinin gökte saatlerce gözlemlendiği anlatıldı. Ve gene öğrendiğimize göre benzer görsel doğa olayları geçen hafta Orsa gölü üzerinde seyredilmişti. Çok sayıda gemi silueti sanki uçarcasına göl üzerinde hareket etmekteymiş. Hatta bacalarından duman tütmekteymiş. Manzara değişmeye başlayınca araçlar gölde üzerinde az sayıda bitki bululan bir ada görüntüsüne dönüşmüş. Daha sonra manzara ince bir sis gibi dağılmış. Bu olay saat 4 den 7 ye kadar sürmüştür. Seyredilmeye değer bir manzara oluşmuştur.

—-oOo—-

Yazının orjinali İngilizce olarak ilk kez Whig-Standard Magazine isimli derginin 14 ncü sayısında ve 19 Ocak 1991 de yayınlanmıştır (syf.22)

 

cocuk_katili_canavar

1764 ile 1967 tarihleri arasında Fransa’nın Gévaudan (günümüzde Lozère beldesi) eyaletinde kurt-benzeri bir yaratığın insanlara saldırarak onları katlettiği ve yediği iddia edilmekteydi. Bölgenin adından dolayı bu yaratığı Gévaudan Canavarı denildi. Günümüzde hala bölgede o tarihlerde çok sayıda kadın ve çocuğu parçalayan varlığın ne olduğu hala bir sırdır.

1760 yılı ortalarında büyük ve vahşi bir hayvan Fransa’nın orta-güney bölgesinde bulunan Le Gevaudan olarak bilinen dağlık bölgede dehşet saçıyordu. Zamanının kayıtlarında “kurttan hayli büyükçe ve pençelerinde keskin tırnakları bulunduğu” yazılmaktaydı. “Kızıl tüylü, büyük başlı, burnu tazı gibi sivri; kulakları küçük ve düz; göğüs bölgesi geniş ve gri renkte, sırtı siyah çizgili; ağzı keskin dişlerle kaplıydı” . Gerisinde bir çok erkek, kadın ve çocuğa ait kanlı ceset parçaları bıraktığından korkmuş köylüler onun loup-garou (kurt adam) olduğuna inanıyorlardı.

1764 yılı Haziranında başlayan panik Temmuz ayında artan cinayetlerle sürdü. Katliamlar sürdükçe yaratığa bıçak, mızrak ve mermi işlemediği söylentisi yayılmaya başladı. Avcılar yakın mesafeden hayvanı vurduklarını ancak başka bir yerde yeniden ortaya çıkana kadar kaçarak uzaklaştığını anlatıyorlardı.

Hatta Kral 15 nci Louis bölgeye bir süvari birliği görevlendirdi. Askerler birkaç kez “Gevaudan Canavarı” ile karşılaşma fırsatı buldular ve ona ateş açtılar. Her seferinde ellerinden kaçırmalarına rağmen katliam birden sona erdi: böylece askerler aldığı yaralar neticesi hayvanın öldüğünü düşünerek bölgeden ayrıldılar. Ancak O geri gelecektir.

Canavarı ele geçirene büyük ödül vaat edilmesi üzerine bölge avcı hücumuna uğradı. Bazıları hayvanı gördüler ve hatta yaraladıklarına yemin ettiler. Bir kısım avcı takip ettileri izlerin devamında bir çok kurt öldüler. Hiçbir şey yolunda gitmiyordu. Korku yayılarak kasaba sınırından tüm ülkeyi sardı. Aylık İngiliz St. James’s Chronicle dergisi canavarın ne kurt, ne kaplan ve ne de sırtlan olmayan yeni bir tür olduğunu, ormanda başıboş gezindiğini iddia eden tek yayın organı değildi.

19 Haziran 1767 gecesine gelinceye kadar Gevaudon Canavarı çoğu babaların sürülerinin başında çobanlık yapan çocuklardan olan altmış kişiyi öldürmüştü. Onu öldüren Jean Chastel, Markis d’Apcher ‘in organize ettiği avcılar grubunun bir üyesiydi. Chastel tüfeğine kurt adam olduğuna inanılan yaratık için gümüş mermiler sürmüştü ve iki atış yaptı. İkinci atışta yaratık kalbinden vurularak derhal öldü. Hayvanın midesi açıldığında içerisinde küçük bir çocuğa ait boyun kemiğine rastlandı.

Yaratığın öldürülmesi üzüntülü köylüler arasında büyük sevinç yarattı. Avcılar yaratığın cesedi ile geçit törenleri düzenlediler ve iki hafta kadar sonra kalıntılar kokmaya başlayınca onu Versailles sarayına gönderdiler. Bu süre içinde ceset öyle kötü kokuyordu ki, bunu gören Kral derhal ondan kurtulurmasını emretti. Gömüldüğü yerin bilinmemesi ve daha sonraki senelerde yeniden keşfedilmemesi sebebiyle yaratığın neye benzediği iki yüzyıl boyunca spekülasyonlara sebep oldu.

(daha&helliip;)