‘Simya’ Kategorisi için Arşiv

Wilhelms Von Oranien’in özel doktoru Jean Frederick Helvetius (sakın onu Fransız filozof Clade-Arien Helvetius ile karıştırmayın) simya alanında ismi en çok geçen insanlardan biridir. Daha 1776 yılının başlarında transmutasyon (maddenin değişimi) hakkında ayrıntılı bir rapor hazırlamış ve yayınlaşmıştı. Onun bu bilimsel makalesi bu gün bile itibar görmektedir. Ancak ona maddenin değişimi konusunda asıl ününü kazandıran kendi çalışmalarından çok başka birinin yaptığı bir çalışmanın güvenilir Tanığı olmasıdır..

Helvetius

Helvetius eserlerinde 27 Aralık 1666 günü sabahı tanımadığı bir yabancının kendisini ziyaret ettiğini anlatır. Bu yabancı çok iyi giyimli olmamasına rağmen rahat tavırlarıyla dikkat çekmekteydi. Son derece kendini beğenmiş ve kendinden emin bir duruşu vardı. Selam verdikten sonra Helvetius ile görüşmek istediğini söyledi.

Adam kendini sanatkar Elias olarak tanıttı. O dönemde sanatkar kelimesi simya alanında sırrı bilen anlamında kullanılmaktaydı. Yabancı, Helvetius’a:

“- Simyacıların eserlerinde bahsettikleri felsefe taşının rengini bilmenize, bileşimi ve özellikleri konusunda bu kadar engin bilgi sahibi olmanıza rağmen onu kendiniz üretmeyi niye düşünmediniz?” diye sordu.

Helvetius “- Denedim, ancak beceremedim.” karşılığını verince, adam elinde tuttuğu küçük bir çuvalın içinden üzerinde garip desenler olan, küçük fildişi bir kutu çıkarttı. Kutunun içinde sarı cam parçasını anımsatan bir cisim duruyordu.

Adam “- Bu küçücük parçacıktan 20 ton altın elde etmeye yetecek kadar -boya- bulunuyor” dedi. Boya simyada transmutasyonu sağlayan felsefe taşının bir başka adıydı.

Bu küçük parçayı elinde bir süre tutarak inceleyen helvetius istemeye istemeye taşı sahibine verdi ve soru : “- Taş, niye yazılarda anlatılan renkte değil?”. adam yeniden kendinden oldukça emin bir şekilde rengin hiç bir anlam ifade etmediğini asıl önemli olanın taşın kullanıma hazır olup olmadığı olduğunu anlattı.

Helvetius taştan küçük bir parçayı kendisine vermesini rica etti, yabancı kabul etmedi. Bu kez alim, en azından kendi gözleri önünde bir değişim yapması ricasında bulundu. Adam bunu da reddetti. “- Tekrar geleceğim!!!” diyerek Helvetius’un yanından ayrıldı.

Gerçekten de bu tarihten sonra bir kaç kez daha bilim adamını ziyarete geldi. Bu ziyaretlerinden birinde taştan bir parçayı kopartarak Helvetius’a vermeyi kabul etti. Devamını Helvetius’un anılarından okuyalım:

” Bana hardal tanesi iriliğinde küçük bir parça verdi. Sanki dünyanın en büyük hediyesini veriyor gibi davranıyordu. Ben bu parçanın dört kurşun tanesini bile değişime uğratmaya yetmeyeceğini söyleyince, o halde taşı geri vermemi istedi. Ben daha büyük bir parça vereceği umudu ile taşı kendisine geri verdim. halbuki o minicik parçayı bir kez daha ikiye bölerek yarısını kendine alıp diğer kısımını bana geri verdi. “- Size bu kadarı bile yeter!” diyerek söylendi.”

Helvetius bu kez hayal kırıklığı ile elinde kalan azıcık bir parçaya baktı. Bu öyle küçük bir parça idi ki, bunula değişi yapılması imkanı yok diye düşündü. Ama yabancı bu parça ile 15 gramdan fazla kurşunu kolayca altına dönüştürebileceğini söyledi. Daha önce bir çok kereler denemeler yapmış olan Helvetius için elindeki minik parça hiç bir anlam ifade etmiyordu.

Simyasal Elementler

Elias yanında aletlerinin olmadığını tekrar geldiğinde işlemi Helvetius’un gözleri önünde yapacağını söyledi. Ancak Elias hiç bir zaman gelmedi. İddia edildiği gibi Elias bir şarlatan olsaydı, mutlaka Helvetius’un gözünü boylamak için gelirdi ve belki de yanında getireceği kurşunlarla deneyi kendisi yapardı, ama gelmedi.

Aradan bir süre geçtikten sonra Helvetius karısının zorlaması ile deneyi kendisi yapmaya karar verdi:

“Karıma boyayı (yani minik parçacığı) balmumuna bulamasını söyledim. Bu arada ben de bir miktar kurşun hazırladım. Sonra balmumu ile kaplı boyayı kurşunun üzerine tutturdum. Her ikisini ateşe tuttum. Balmumu ıslığa benzer bir ses çıkartarak erimeye ve kurşuna işlemeye başladı öve on onbeş dakika sonra eriyen kurşun saf altına dönüştü. Hal değişimiminden önce kurşun oldukça parlak yeşil bir renk almıştı, ben dökünce kan gibi kırmızı oldu. Altını alarak hemen bir kuyumcuya gittik. Adam bunun gördüğü en iyi cins altın olduğunu söyleyerek karşılığında 50 Florin teklif etti.”

Doğal olarak böyle bir olayın söylentisi kısı sürede her yana yayıldı. Hele simyanın yaygın olduğu o dönemi düşünürsek öykünün ne kadar hızlı yayıldığını anlatmak bile gerekmez. Helvetius’un evi bin haç alanına döndü. Bilim adamları, meraklı simyacılar, öğrenciler ve komşulardan oluşan bir ordu elde ettiği altını görmek, bir an olsun elde tutabilmek için sıraya girdiler. Bir çok kimse altından bir parçayı incelemek için istedi.

Helvetius bu teklifi kabul etti ve ziyaretçilerle birlikte Kuyumcu Brechtel’e gittiler. Kuyumcu bu kez yeni bir deney yaptı, bir birim altına üç birim gümüş katarak etti. bu karışı soğuttutan sonra üzerine nitrat asidi dökerek gümüşü çözelttiler ve altın toz halinde dibe çöktü. Yeniden asit dökülerek altın bir araya getirildi.

Helvetius “Fakat bu kez garip bir başka şey daha oldu” diyor, “Deneyi yapınca önce altının yarısından fazlasının kaybolduğunu zannettik. Ama sonradan aksine, bir kısım gümüşün de altına dönüşerek altın miktarının çoğalmış olduğunu gördük”.

Deney tekrarlandı ve altın miktarı yine arttı. Geriye gümüş kalmayıncaya kadar tekrar tekrar denendi. Helvetius’un anlattığı bu öykünün gerçekliği tartışmalı mıdır?

Ünlü felsefeci Spinoza bir arkadaşına yazdığı mektubunda bu olaydan bahsetmektedir:

“Helvetius olayı hakkında konuşunca Voss benimle alay etti ve böyle saçmalıklarla ilgilenmeme şaşırdığını söyledi. Meseleyi aydınlatmak için Kuyumcu Brecthel’e gittim. Bana madeni eritirken gümüş ilave ettiğini ve sonuçta altının ağırlığının arttığını doğruladı. Bu da altının değişik bir şey olduğunu kanıtlıyordu. Çünkü gümüşün bir kısmı doğrudan doğruya altına dönüşmüştü.”

“Yalnız Brechtel değil bu incelemeye katılan diğer kimseler de bana olayın bu şekilde gerçekleştiğini anlattılar. Bunun üzerine Helvetius’a gittim. Erimiş altına daldırdığı çubuğun soğuduktan sonra üzerinin tamamen altınla kaplanmış olduğunu gördüm. Bana erimiş kurşunun üzerine yabancının verdiği taşın dörtte birini bile koymadığını söyledi.”

Spinoza

Şüpheciliği ve herşey kolay kolay inanmaması ile tanına Spinoza bile olayın gerçekliğini kabul etmiştir.

Yıllar sonra bu kez bir başka yabancı ünlü İngiliz fizik ve kimyacısı Robert Doyle’yi ziyaret edecektir. Bu garip yabancı bilim adamına bir parça boya verecektir. Boyle günlüklerinde parçanın o kadar küçük olduğunu söyler ki, nerede ise rengi seçilememektedir. Ancak temkinli fizikçi dönüşüm deneyini kurşunla ve gümüşle değil bizzat altınla yapacaktır. On gram altını bir kapta eritip üzerine meçhul parçayı atar. Altının ağırlığında kayıp olmamamsına rağmen kurşun oksidi tabakası ile kapladığını gözlemler. Ayrıca kapta beş küçük gümüş kürecik belirmiştir.

1679 senesinde meydana gelen bu olaydan sonra Boyle, maddenin bileşiminin, esnekliğinin ve özgül ağırlığının bir başka madde ile değişime uğratılabileceği sonucuna varacaktır.

Reklamlar

Simya – Giriş

Yayınlandı: 16 Eki 2009 / Büyü ve Büyücülük, Simya

Aşağıda ilgiye bağlı olarak devam edecek ve muhtemelen simya sanatı ile ilgili en kapsamlı türkçe yazı dizisininin nacizane giriş kısmını okuyacaksınız. Bu yazı dizisi oldukça kalın bir kitabi çalışmanın çok yalın özetidir. Bu konuya ilişkin o kadar az türkçe kaynak vardır ki, bu aciz çalışma bile iddialı olabilmektedir.

Bazılarına göre Simya eski çağların kimyası giyisisindedir. Bu görüşte olanlar genellikle tarihte simyadan kimya bilimine doğru bir gelişme olduğuna inanamaktadırlar. Simyayı basit metallerin soy metallere, yani özetle kurşununun altına çevrilmesi olarak düşünürler.

Simyacı denildiğinde ilk akla gelen kasvetli bir ortaçağ mekanında büyük tencereler ve imbiklerin yanında oturup elinde eski bir kitaptaki bir formülü uygulamaya çalışan bilge kişi akla gelir. Aslında onun bu duruşu herhangi bir çağda yaşamış bir bilim adamından çok saplantılı bir büyücüyü anımsatır.

Simya gerçekten de kimyaya benzemez: Aralarında gerek düşünce ve gerekse uygulama farklılıkları vardır:

Örneğin kimyager müsbet bilimlere önem verir onun uygulamalarında madde dışında bir gerçek yoktur. Oysa simyacı sadece madde ile uğraşmaz. O uygulamasını yaparken dua eder, Tanrısına başarılı olmak için yalvarır ve takdime sunar. O kimyagerden farklı olarak maddenin kendisi ile değil özüyle ve daha da içerisi ile ilgilidir. Kimyager için maddenin en küçük hali atomlardan oluşurken, simyacı için maddenin en içrek hali onun ruhudur.

Kimyager için madde ölüdür. Oysa simyacı için madde yaşayan bir varlıktır. Onun yaşayışı tabiatı ile ilgidir. Günümüzde hala bazı simya tabirlerini kullanmaya devam ederiz. Örneğin kezzap için tuz-ruhu dememiz onun ile simyacılar arasındaki ciddi bağdan kaynaklanmaktadır. İspirto’nun anlamı “Ruh” kelimesidir. İngilizceki Spirit-Ruh günümüzde ispirto olarak kullanılmaya devam edilmektedir.

John Dee'ye ait Siğil çalışması

Kimyacı için madde yaşlandıkça değer kaybederken, Simyacı için yaşlanan maddenin en olgun hali altındır ki, bu maddenin ulaşabileceği en yüksek seviyedir. Tüm maddeler altın olmak ister. Bu aynen tüm insanların ölümle birlikte Tanrısallaşması, ilahi bir mekana gitmesi gibidir. Altın ilahi bir nesnedir ve insanın benliğinde önemli bir yere sahiptir.

Şimdi kendinize sorun bakalım altın neden en değerli madendir. İnsan niye diğer madenlerden farklı olarak altına değer vermektedir?

Bunu ekonomistlere ve bir kısım iktisatçılara sorarsanız size herkes tarafından genel kabul gören ve pek de irdelenmeyen bir cevap verirler; “Altın çok değerlidir çünkü o tabiatta ender bulunur”. Şmdi çevrenize bakınız. Milyonlarca ton altının kuyumcularda, banka kasalarında ve insanları üzerlerinde taşınıp saklandığını alınıp satıldığını gözünüzün önüne getirin. Altın pek öyle tabiatta ender bulunan bir cevher değildir. Elması değerli kılan onun ender bulunması değil, kendine has ışıltısıdır. Altın sarısı ve parlaklığı da insan ruhunda ayrı bir yere sahiptir.

Yani altın insan ruhunun bir parçasını oluşturur. Şöyle anlatırsam daha kolay anlaşılacaktır. Tüm Dünya Altın ile kaplı olsaydı ve herşey altından yapılı olsaydı; daha sonra insanlık Mars’da bir külçe altın olduğunu duysaydı, ne yapıp eder oraya ulaşmaya o altını da kendi varlığına katmaya çalışırdı…

Simyacı ile kimyager arasında en önemli düşünce farklılıklarından biri de kimyacının gelişimi ileri simyacının geriye doğru olmasıdır. Yani kimya bilmi yıllar ilerledikçe daha gelişirken, simyacı için en eski olan en çok şey bilendir. Sanatçı (simyager), eski eserleri toplamaya çalışır. Ona göre sanatın(simyanın) asıl prensipleri ve formülleri eskinin kaybolmuş bilgileridir. O bilgisinin kaynağı olarak kendini Flamel, Aristo, Cabir ve Hermes’e(Mısır Tanrısı Thot) bağlı hisseder. Bilgi zaman içinde unutularak yozlaşmıştır. En eski olan en doğru olandır.

Yüzyıllarca bilim adamları elementlerin sabit ve değişmez olduğunu düşünmüşlerdir. Ortaçağdan sonra gelişen bu ekol kendinden önceki simya çalışmalarını safsata ve cahillik olarak görüp öyle göstermişlerdir. Bu yüzden de alşemistler(simyacılar) hep hayalperest, hastalıklı beyinleri olan insanlar olarak gösterilmişlerdir. ama 1919 yılında İngiliz Fizikçi Rutherford’un helyumla nitrojeni patlatıp oksijen ve hidrojen elde etmesi ile simyacıların haklılığı ortaya çıkacaktır.

Simyacının, simya bilgisinin cahil ellerde bir yıkıma dönüşeceği, maddenin dönüşümü sırasında kontrol edilmesi zor bir enerjinin açığa çıkacağı düşüncesi yıllarca bilim adamlarını güldürürken Hiroşima ve Nagazakiye atılan atom bombaları, bu gülümsemeleri suratta donan bir burukluğa çevirecektir.

Simyacının bir elementi diğerine çevirmek için verdiği mücadelede harcadığı güç ve para gözününde tutulursa bu hırs ve bu hırsı besleyen kaynağın ne olduğu her zaman bir merak konusu olacaktır. Tek işi altın üretmeye çalışmak olduğunu düşündüğümüz bu insanlar geçimlerini nasıl sağlıyorlardı ve onların bu arzularını diri tutan hangi ilhamdı.

Elle tutulur sonuçlar elde edilmeksizin sahte bir umudun peşinde insanlık tarihinde Cabir, Agricola, Newton gibi dahi devlerin boşuna debelendiklerini söyleme aslında kimin haddinedir! Bir kısım bilim adamlarını alaycı edaları ile küçümsenen simya ilmi insanlık tarihinden çıkarılsaydı belki bugün hala mağara devri ve en fazla ortaçağ hayatı yaşıyor olacaktık.

Elbetteki tüm simyacılar süper bilim adamları, alanında uzman kimseler değildiler. Şarlatanlar, hayalperestler, deliler ve dolandırıcıların kendini göstermekten geri kalmadıkları bu uğraşıda çok az sayıda saygın kimse bulunmaktaydı. Simyacı ile ilgili olarak eskiden hep şu öykü anlatılmaktaydı:

Bir gün kasabaya garip bir adam gelerek kendinin simyacı olduğu, herşeyi altına çevirmeyi bildiğini ve bunu kanıtlayabileceğini söyler. İnsanlar onun bu iddiasını önemser ve onu evlerine davet ederler. Bu garip yabancı zengin bir tüccarın evine gider ve onun konukları önünde gösterisine başlar. Önce değer ifade etmeyen ve altına çevrilmesini istedikleri kumaş, bez gibi malzemeyi ortaya yıkmalarını söyler. Meraklı izleyiciler dediğini yaparlar. Daha sonra evde bulunan değerli esyaları getirip kendine vermelerini ister. Bu eşyalar sayesinde diğerlerininin değerini arttıracağını onları altın ve müchevere dönüştüreceğini anlatır. Misafirini dediğin yapılır. Adam eline değerli eşyaları alır ve değersizlerin üzerine üzerinden çıkardığı bir sıvıyı boşaltır. ortalığı yoğun bir duman kaplar…”

Sonra ne mi olur?

Duman dağılınca yabancının ziynet eşyaları ile birlikte ortadan kaybolduğu anlaşılır. İşte simyacı çoğu kez bu öykü ile bilinirdi.

Gerçek böyle midir? Bu kadar basit midir. Hayır. Ancak bu simyanın öyküsü yukarıda anlattığımız hikayeden çok daha eğlenceli bir maceradır.

Simya ve Türk Bilim Adamları

Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı.

Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor.

Harry Potter serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür.

Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin’de. Antik Yunan’da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taşf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı.

Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.

Yapay evrimle gerçek altın

(daha&helliip;)